3 Haziran 2000 Cumartesi 
 ANA SAYFA
 SİYASET
 HABER
 EKONOMİ
 DÜNYA
 SANAT
 EĞİTİM
 YAŞAM
 SPOR
 YAZARLAR
 ENTELLEKTÜEL B.
 OKUR TEMSİLCİSİ
 ÇİZERLER
 KENT HABERLERİ
 SAĞLIK
 ÇEVRE
 MAGAZİN
 OTOMOBİL
 ASTROLOJİ
 İNTER EKRAN
 HAVA DURUMU
 VİTRİN
 TEKNOLOJİ
 İŞ YAŞAMI
 TURİZM
 PAZAR SOHBETİ
 E-POSTA
 ARŞİV
 KÜNYE
 TÜRKÇE KARAKTER
 REKLAM TARİFESİ
 YARDIM SAYFASI
Memleketi koruyalım!

zece.jpg        Sırça gibi bir maddeden mamüldür memleketimiz. Kolayca çatlayıp kırılabileceği için sürekli tetikte olmak lazım gelir. Birkaç çocuk çıkar, bir duvara bir yazı yazacakları tutar; anayasal düzen bozulur. Pınar Selek çıkar, bir sosyolojik araştırma yapmaya kalkışır. Yargı uyuyor mu? Haa yıır! Tepesine binilir, aylarca tuhaf delillerle hapishanelerde süründürülür. Oysa, Pınar’ın tepesinde güvercinler. Neşeli bir grup üniversite öğrencisinin resmi dilden başka bir dilde bir türkü söyleyesi tutar. Ya da bir şiir okunur, bir kitap yazılır. Ha ha ha. Sırça memleketin bekçileri atak ve uyanıktır. Yok öyle! Burası Türkiye! Burası, meclisinde etek boyu ölçümleri yapan vekillerin yaşadığı, otobüs garajlarında ölüme gönderme ayinlerinin düzenlendiği, nükleer atıklardan ziyade sokakta dans edip yardım toplayan kız çocuklarının sakıncalı bulunduğu kutsal topraklardır! Bakın dikkat edin. Bir gün siz de bir şiir okuyuverirsiniz, tutup bir şarkı mırıldanırsınız. Aman ha. Sırça, kırılgandır. Memleketimizin acemi müsamere iklimi asla bozulmamalıdır. Kimse ezberini, aman ha, unutmamalıdır. Ve bu yazı, Jan D’ark, tinerci çocuklar, Sinop Cezaevi, yoksullar ve meyhanelerle ilgilidir.

       Yakın zamanda, sözü geçen sarsılmaz müdafaa havası içinde, vazifeşinas Nevizadeli meyhaneciler de kendilerine düşen payın farkına varmışlardır. İstanbul’un meyhaneler sokağını, bütün yazan, düşünen, çizen insanların buluşma mekanı olan bu dört yol ağzının her bir “ağzını", özel güvenlik birimleriyle “tıkamışlardır"! Amaç, gerek gül satmak, gerek müzik yapmak, gerek fal bakmak bahanesiyle Nevizade’nin bölünmez birlik ve bütünlüğünü bozmaya matuf fiiller işleyen zararlı mahlukları, sokağın huzuruna zarar vermekten men etmektir. Artık, gül satanlar, birer yamuk papyonla, müzik yapanlar da kötü işlemeli kıyafetler ve fesli oldukları halde sokağa girebilirler. Memleketimiz sathında bir hat daha güvenli ellerdedir artık. Bizi, bizden koruyan bir mekanizma daha yürürlüğe girmiştir.
       Tıpkı ağzı sulanan yoksullardan korunan lüks lokantalar gibi. Tıpkı Sabah gazetesinin İstanbul ekinde “Polis uyuyor mu?" diye yapılan haberde, cafe’lerde oturanların, tinerci çocuklardan korunması gerektiğinin söylenmesi gibi. Tıpkı özel okul fiyatlarının artırılıp en zenginlerin, daha az zengin olanlardan korunması gibi. Tıpkı “aklı başında" memurların, yürüyüş yapan memurlardan, işçilerden korunması gibi. Ya da tıpkı “Halk denize hücum etti, vatandaş denize giremedi" cümlesindeki gibi. Bizi, bizden koruyan o aksamayan mekanizma, içiniz rahat olsun hep koruyacak bizi şiirden, şarkıdan, birbirimizden. Ve hep korumuştu, bin kez, cezaevleri bile inşa ederek. Diyelim ki, eski bir vakitte, Sinop Cezaevi’ne kapatılmıştı korunmamız gerekenler. “Dışarda deli dalgalar" vardı, içeride daha “deliler": Halikarnas Balıkçısı, Nazım Hikmet, Burhan Felek, Sabahattin Ali.
       Sinop Cezaevi bir “müze" şimdi. Onbinlerce koruma altındaki vatandaş bir hafta içinde cezaevinin duvarlarına dokundu. Yani şimdi ne olmuş oldu? Devlet özür mü dilemiş oldu? Yoksa bu cezaevi pek eskidi, artık yenisini mi yapmalı? Yoksa bu cezaevleri ile uğraşacağımıza, cezaevi psikolojisini, bu birbirimizden korunma halini, bütün yurt çapına teşmil edip cezaevi masrafından mı kurtulmalı? Tinerci çocukları bir yerlere kapatıp, çiçek satan, müzik yapan çocukları temiz pak giydirip, Pınar Selek hiç yokmuş gibi yapıp, bu ülkede başka hiçbir dil konuşulmuyormuş gibi davranıp. Bütün bunlara karşı bir sath ı müdafaa geliştirip. Ha ne dersiniz? Sonra gün gelir hapsettiklerimizin yazdıklarını ilkokul kitaplarına koyarız, adlarını spor salonlarına veririz, meclis kürsülerinden şiirlerini okuruz, Pınar Selek’i de mesela salıveririz gitsin. Ama şimdilik, kendimizi, korumalıyız kendimizden.

       Luc Besson’un “Jan of Arc" filminin sonunda bir yazı beliriyor perdede: “Jan D’ark 300 yıl sonra kilise tarafından affedildi. Kilise, bu idam kararı için özür diledi."
       Kendimizi koruduğumuz, koruyamadığımızda yaktığımız, yandıktan sonra küllerinden özür dilediğimiz cadılar geliyor insanın aklına. Çocuklardan, düşünen insanlardan, yoksullardan, esmerlerden korunan halkımızda, perdedeki yazı karşısında manasız bir kıkırdama.



© 2000 Milliyet