|
|
Öfkeyle beslenen çocuklar... ve biz.. Samyeli / Defne Samyeli
Hayatta sana para vermem" dedim. Parayı Allah bilir götürüp kime teslim edecek!..
Kirli elleriyle burnunu sildi; yüzünde ‘daha fazla ısrar etmeli miyim’ bakışı, karşımda öylece durdu...
“Gel" dedim.. “Şu dükkandan bir sandviç kap".. Bir şarküteri vitrini önümde. İçinde envai çeşit sandviç: İrili ufaklı.. Salamlı, peynirli, jambonlu. Birini seçecek diye bekliyorum. O ise kapkara gözleri ışıldayarak kendi boyundan bir metre yükseklikte, köşede saklanmış gibi duran dev sosisliyi işaret ediyor. Hiç düşünmeden... Hiç duraksamadan.. Bu ani seçim beni öyle bir derinden sarsıyor ki; dudaklarımı ısırıyorum.. Çünkü bunun iki anlamı var: Ya ne zamandır o sandviçi gözüne kestirmişti.. Ya da o sandviçin ‘en kocaman’ olduğunu farketmiş, fırsat bu fırsat diye karnını olabildiğince doyurmak istemişti.
Adı ne, onu bile bilmiyorum. Tek bildiğim zeka fışkıran gözleri... Ve de yoldan gelip geçene dilenmeyi bir iş haline getirmiş olduğu... Yüzlercesi var onlardan sokaklarda. Kimisi O’nun gibi rahat da değil para isterken. Sıkıntılı... Çaresiz... Bazen de öfkeli...
Öfkeyle beslenen çocuklara ne olur ileride hiç düşünür müsünüz?
Onların yuvaya, yiyeceğe, eğitime, insanca yaşamak için gerekli standartlara yıllar süren açlıklarını ne doyurabilir? Bir başka isim altında doğmuş olsaydı belki de bilim adamı, doktor, müzisyen olabilecek bu potansiyel, nasıl da harcanır gider... Sosyal adaletsizliğin en acınası kurbanları çocuklardır. Korunaksız, seçme hakkı olmayan küçükler.
Ve farkında mısınız:
Taş kaldırımlarda bir gece yarısı sefalet içinde uyuyan çocukları göre göre kanıksamaya başladığımızın ...
Ülkemizde sokakta çocuk çalıştırmanın bir sektör haline geldiğinin....
Okul çağında üç milyonu aşkın çocuk çalışıyor.
Bu çocukların yüzde 34.3’ünün hiç gazete okumadığını,
Yüzde 71.7’sinin hiç sinemaya gidemediğini,
Yüzde 28.3’ünün televizyon seyredemediğini ,
Yüzde 97’sinin günde 10 saatten fazla çalıştığını, hatta bu sürenin kimi zaman 14 saate kadar uzadığını,
Yüzde 31.3’ün de işyerinde fiziksel istismara maruz kaldığını biliyor musunuz?
Bunlar çoğunluğu 15 yaşın altında, çalışan çocuklar.. On binlercesi ise sokaklarda.. Yapayalnız... Kendilerini gecenin ve büyüklerin kötülüklerinden, tecavüzden koruyabilmek için yapıştırıcı ve tiner soluyorlar ciğerlerine, suç işliyorlar. Hatta suç işlemek bir süre sonra içgüdüsel bir reflekse dönüşüyor çoğunda.. Çünkü hamurlarında itilmişlik var, öfke var, sahipsizlik var.
Sonra, küçücük alınlarına ‘suçlu’ damgası vuruyor toplum.
Yani biz.. Hepimiz...
Elinde hortumuyla karakolda o çocuklara işkence eden görevlinin adı Süleyman olmasa ne değişir? Hortum değil zincir olsa ne fark eder işkence aleti. O çocukların yüreğinden haberdar mıyız? Akıllarından geçeni bilir miyiz?
Bugün bir başlangıç olsun.. Bir telefonla başlayalım..
Sokak Çocukları Gönüllüleri
Derneği Tel: 0212 249 61 80
E-mailden çıkanlar
Bana e - mail yoluyla o kadar değerli yazılar gönderiyorsunuz ki bazılarını sizinle paylaşmamayı haksızlık kabul ediyorum. Bunlardan bir tanesi de Montaigne’den bir alıntı.
“En iyisi gençlerde öğrenme hevesini ve sevgisini uyandırmaktır. Yoksa kitap yüklü birer eşek yaparız onları. Kırbaç zoruyla bilim dolu bir çanta taşıtıyorlar onlara; oysa bilimi evimizde saklamak yetmez, evlenmek gerek onunla."
1572’den bu yana eğitim ve bilime bakış açısından biz neredeyiz dersiniz?
Garip ama gerçek
Bakırköy’de üst kat ile alt kat komşuları arasında halı silkme yüzünden çıkan tartışmada bir kişi öldü. Bir kişi yaralandı. Bir kişi cezaevine gitti. Yasalara göre sadece pazartesi günleri saat 09.00 ile 12.00 arasında halı silkelenebiliyor. Cinayet, salı günü işlendi!
Söz
“Yaşadım, talihin bana yürüttüğü yol bitti."
Vergilius
Sistem mi dediniz?
Doktora gittiniz.. Hastalığınızın ‘tam olarak’ ne olduğunu soruyor musunuz?
Ya “o ilacı neden yutayım" dediğiniz oldu mu hiç?
Bu sorulara yanıt ararken düşündüm, insan olmanın gereği, başka yapmamız gereken pek çok şeyi hiç yapmıyoruz. Oysa o doktora veya başka bir meslek sahibine karşı duyduğumuz saygıdan daha fazlasını bizim kendimize duymamız ve “ne olacağımızı merak etmemiz" gerekmiyor mu?
Milyonlarca kadın evde tüketicilikten yakınırken, milyonlarca erkek kadınlarının sadece evde çocuk bakması için çaba gösteriyor...
Bu ne yaman çelişki! Bu yüzden “insan insanın kurdu" oluyor.
“Hayali ihracat" dışında her şeyin “hayali" olduğu ülkemizde, zenginlerin yanlışlarını düzeltecek kadar parası oldukları için mi akıllı sayılmaları gerekiyor? Yoksa yarattıkları sinerjinin genişliği mi onları akıllı yapmalı? Beş bin aile Türkiye’nin gelirinin yüzde 84’üne sahip oluyormuş.
Akıllıca mı sizce?
“Bankamatik memur" olup aydan aya devlet kesesinden para çekip, evde iş kovalamak mı akıllı yapıyor insanı, yoksa didinip, uğraşıp akşamları ek iş yapıp, rüşvet dahi almadan ay sonuna aç girmek mi?
Akıl ne işe yarıyor?
Politikacı ve bürokrat birbirinin işbazı. Arsız olup cin gibi davranan, cahilliğine aldırmadan malı götürüyor. Edebi, onuru, bilgisi olansa suskun...
Sistem böyle işleyince üfürükçüler cerrah, hastalar kobay olurken, en çok gözyaşı döküp dövünen ahlaksıza etik hocalığı kalıyor.
Sistem böyle işleyince kendini anlamak, bilgi ve bilinç unutuluyor.
Sonra her gün aynı yerden sistemli bir şekilde sistemi yaşatmaya devam ediyoruz. Çünkü içinde olduğumuz sistemi tanıyoruz. Ama onu bilmiyoruz. Daha çok korkuyoruz veya kabulleniyoruz.
-Bugün başım ağrıyor...
-Aspirin al bir şeyin kalmaz...
Sistem böyle olunca geriye bir tek dilek kalıyor:
Geçmiş olsun....
|
|