|
|
Bu kent peşini bırakmayacak Kentin şiirsel bir alt metninde, İstanbul’un satır aralarında dolaştık Ali Poyrazoğlu ile... “Taksim’de bir vaha" dediği Ayazpaşa’nın denize inen merdivenli sokaklarında... Öncesiz, sonrasız bir aşk öyküsünde!..
FİLİZ AYGÜNDÜZ
Özel bir paragraf Ayazpaşa, tek başına kenti anlatan. Az sözcükle çok şey... Belki de her şey! İstanbul’un merkezinde yeşilini inatla korumuş bir arka sokaktan, Mollabayırı’ndan başlıyoruz okumaya... Yazı sadece özet. Aslında gezi de... Asıl İstanbul, Ali Poyrazoğlu’nun içinde!
Mollabayırı’ndaki ilk cümleleri Rıza Bey Sokağı izliyor. Merdivenli bir sokak bu. “Gizli bir dehliz gibi" diyor onun için Ali Poyrazoğlu, “Buradan yukarı çıktığında gürültü patırtı ve Taksim Meydanı’nın kaosu... Kıyamet kopuyor. Merdivenlerden çok asude, duru bir eski İstanbul mahallesine iniyorsun."
Gürültüyle sessizliği birbirine bağlayan bu sokakta grinin yakıştığı serin bir gölge hakim her yana. Bir de yeşil! Envai çeşit...
Yukarı doğru çıkıyoruz. Tam karşımızdaki evi gösteriyor: “Üst baş dökülmüş, ayakkabılar patlamış, borç harç içinde, düşmüş, eski, asil ve güzel bir kadındır İstanbul. Bu eski evler de hem elden ayaktan düşmüş, hem ekonomik olarak çökmüş İstanbul’u çok güzel anlatıyor."
Evin üst katında tam bir sefillik görüntüsü, camlar kırık, boyası dökülmüş, yer yer tahtaları kalkmış. Ama alt katta yaşayan bir aile var. Bir yan imar edilmiş, bir yan düzgün, bir yan patlak ama doğalgaz çekilmiş, elektrik gelmiş, üstünde telefon kutuları, yan binada kablolu televizyon bile var... Alt katın ritmine tezat üst kat hiç yaşamıyor. “Eee..." diyor Poyrazoğlu “İstanbul’u bundan daha güzel simgeleyebilir misiniz?"
Cennet Bahçesi artık yok!
En iyi anlatıcı gözler, malum: Şefkat, aşk, tutku bir bakıştan diğerine! Kentle gözgöze geliş sokak aralarında. Çok aşıklar, çok! “Buradan hiçbir yere gitmem" diyor. “Ben Taksimliyim. Bu büyük metropolün bir numaralı meydanının arka sokaklarındaki keşmekeşi seviyorum." Otuz senedir Ayazpaşa’da yaşıyor Ali Poyrazoğlu. Kavafis “Aynı Kentte" isimli şiiri onun için yazmış sanki: “Yeni ülkeler bulamayacaksın, başka denizler bulamayacaksın/ Bu kent peşini bırakmayacak/ Aynı sokaklarda dolaşacaksın/ Aynı mahallede yaşlanacaksın/ Aynı evlerde kır düşecek saçlarına/ Bu kenttir gidip gideceğin yer/ Bir başkasını umma..." Öyle bir tutku aralarındaki. İstanbul onun kentiyse, o da İstanbul’un kenti aslında. İlle de ifade etmek gerekmiyor, anlayana. Görülüyor. Sözcük telaşı gereksiz! Bir başkasını ummuyorlar. Karşılıklı!
Süryani Katolik Patrikliği Vekaleti’nin önünden geçip, Saray Arkası Sokak’a giriyoruz. Sokağın başında, “Bazı şeyler tabii ki satın alanın malı olur. Ama kentin tarihinde belirli bir yeri olan, edebiyatçıların, sanatçıların sayfalarca oradan söz ettiği, birçok genç insanın masalarında ders çalıştığı, ilk aşkı yaşadığı, sevgilinin elini ilk kez tuttuğu bir yer borçlarından dolayı satıldı diye, alan kurum tarafından etrafı duvarlarla örülüp, çelik kapılarla halka kapatılmamalı."
Dönüp bakıyorum: Cennet Bahçesi... Poyrazoğlu’nun sözünü ettiği gençlerden biriydim, on sene önce. Bugün günlerden çarşamba. Aklımda Leyla Erbil’in kitabından bir cümle: “O çarşamba çok yaşlandım". Bu çarşamba... Gene...
Borçlarından dolayı satılıp kapatılmış. Orası şimdi Türkiye Sınai Kalkınma Bankası Eğitim Kültür Tesisi... Cennet Bahçesi artık yok. Kapıdaki görevli içeri girip kahrolmamıza bile izin vermiyor. Yasakmış!
“Yaşamın dışına çıkardılar onu" diyor Poyrazoğlu. Araf’a belki! Hiçbir şey için geç kalınmış sayılmaz.
Heyecan verici kaos
“Kırım" sözcüğü geçiyor aramızdan. Kırık bir keyif, devam ediyoruz Ayazpaşa’da...öDikkat ettin mi" diyor, “Monoton değil buradaki sokaklar". Haklı! Sürekli bir devinim, çingene çergesi, tat, İstanbul kokusu... Dahası bütün sokaklar denize çıkıyor.
Veee son sokağın bitiminde Fındıklı’dayız. Tam karşımızda Mimar Sinan’ın Fındıklı Molla Çelebi Camii... Başlayan her yeni cümlede küskün bir ünlem nedense... Zevksiz, biçimsiz tabelalar... Yüzü asılıyor Poyrazoğlu’nun. Kızıyor hatta: “Dünyanın hiçbir yerinde bu kadar önemli bir sanat eserinin yakınında bu kadar çok çirkinliğin birarada barınmasına izin vermezler" diyor, “Şu yapılan kulübenin haline bak, şu çöp kutusuna... Asılı olan reklam tabelalarına... 1589’da inşa edilen bir caminin yanına ‘Bay WC’ diye kulübe dikmek ne demek ya?"
Mesajı duyarlı, anlamlı, “önemli":
“Büyük kuruluşlar reklamlarını yaparken bu dikkatsizliği, bu savrukluğu, bu laubaliliği gösterme hakkına sahip değil. Belediyeler izin veriyorsa da duyarlı bir özel sektör kuruluşu şehri dolaşırken kendi tabelalarını böyle sanat eserlerinin çevresinde gördüğünde kaldırtmak zorunda. Reklamlarıyla şehri kirlettiklerinin farkına varmalılar."
Bir de sorusu var: “Beko’nun caminin önünde klima ilanı olsa ne olur olmasa ne olur?"
Ve Fındıklı Parkı... Yanda akademi. Modern çocuk bahçesi tasarımı... Karşıda Üsküdar. Balıkçılar... Bu kaosu heyecan verici buluyor Ali Poyrazoğlu. Her sabah yedi buçukta geliyor, gazetesini okuyor, çayını içiyor, insanlarla merhabalaşıyor parkta: “Buraları evimin uçsuz bucaksız bahçeleri gibi hissediyorum. Çıkıp dolaşıyorum bahçemde. Kalabalıkların içinde yaşamaya alışık bir adamım. Ben kendini pamuğa saran starlardan değilim."
Samimi ama mesafeli...
Gezi boyunca dikkat ediyorum, insanlarla konuşurken, gülümseyen bir maske kullanmıyor. Sahici bir Fransız üslubu tavırlarında: Samimi ama mesafeli... Taşıyabilene çok yakışır ya, ona da yakışıyor doğrusu. “Ama zaten kendimle olan ilişkimde de böyleyimdir" diyor “Kendime dışardan bakmak... Yaptığım işe hep dışardan bakmaya çalıştığım için bu içime yerleşmiş olabilir."
Son sözleri İstanbul üzerine...
“Beni ben yapan kent o. Aslında ben biraz İstanbul gibiyim. Bir sürü güzelliği ve çelişkiyi bağrında yaşatan bir kent. Ben de bir sürü çelişkiyi, her insan gibi günahı ve sevabı kendimde barındırıyorum. Bu şehirdeki hüner, cerbeze, baştan çıkarıcılık dünyanın çok az kentinde vardır." Dikkat edin diyorum İstanbul için saydığınız her sıfat sizi de bağlıyor. Gülüyor: “Evet. Ayrıca İstanbul benim kadar hergele değildir" diyor.
Yaşamda kendisine heyecan vermeyen hiçbir şeyle iletişim kurmamış Ali Poyrazoğlu. İçinde bulunduğu en dingin anların bile gizli bir heyecan vermesini istiyor. Ona en çok bilim ve sanat heyecan veriyor. Bilim ve sanatı barındıranlar da kentler. Paris onu çok heyecanlandırıyor, New York, Venedik... En çok da İstanbul.
Birbirlerine yakışıyorlar.
Aşk ölçülebilir bir büyüklük olmadığına göre kim daha çok seviyor sorusunun yanıtı yok. Ama kesin olan bir şey var, bu kent Ali Poyrazoğlu’nun peşini bırakmayacak! Ali Poyrazoğlu da onun... Kentin satır aralarında o paragrafa sığmayan öncesiz sonrasız, koca bir aşk öyküsü. Yaşanmaya devam eden!.. Bitimsiz.
|
|