|
|
Şam’dan geldim babo! DEVRİYE / Bilge Egemen
Güüm" diye omzuma çarptı. Bir gözü kuzeye, öteki güneye bakıyordu. Bir ayağı batıya, diğeri doğuya gidiyordu. Erkek adamdı, saçları turuncuydu.
Flemenkçe özür diledi.
Belli ki kafası bulutların ötesinde bir yerlerdeydi.
Ama bu kadarı da fazlaydı. “Acı bana be adam" dedim. Anlamadı.
Yere düşüp böğüre böğüre kusmaya başladı.
Hiç yardım edesim yoktu. Yürüdüm gittim. Yardımların en aciline ihtiyacı olan bendim.
Amsterdam’a yeni gelmiştim. Sora sora Bağdat, misali otelimi arıyordum.
Buralara varmadan birkaç saat önce Suriye’deydim. Günlerdir. Hafız Esad’ın cenazesi için.
Oraya çok alışmıştım. Şimdi Amsterdam’a uyum sağlayamıyordum. Sağlayamazdım. Maymun değil, insandım.
Suriye şöyle bir yerdi:
- Yıllarca diktatör bir adam tarafından yönetilmişti.
- İnsanlar tek tipti.
- Cumhuriyet olmasına rağmen, ölen diktatörün yerine oğlu geçmek üzereydi. (Bence geçti, gitti bile.)
- İnsanların düşünceleri de tek tipti.
- Tek tip olmasa bile bunu ifade edecek yürek yoktu.
- Hele bir etsin ölürdü (Yani intihar etmiş olurdu). Şanslıysa, ömür boyu hapsi boylardı.
- Dünya diye bir yer vardı. Ama başlarındaki adamlar bunu bilmiyordu. Perdeleri sımsıkı kapatmışlardı. Sımsıkı.
- Sıcak ama karanlıktı.
Hollanda böyle bir yerdi:
- Renklerin binbir türünde saçlarını boyamış insanlar vardı. Erkekler dahil.
- Her şey vardı.
- İnsanlar, on bin yüz iki tip ve desendi.
- Üç bin dört renkti.
- Otuz yedi bin farklı düşünce vardı.
- Paçalarından zenginlik akıyordu.
- Serin ama aydınlıktı. Hava 23.00’te kararıyordu.
Dünya ise şöyleydi:
- Garip.
Onlar da insandı. Bunlar da. Hay Allah! Suriye’de çok güzel insanlar vardı. Konuşmasalar da gözleri çok şey anlatıyordu. Acılar gözlerinden çıkıp yüreğime saplandı. Eritti, eritti. Yürek mürek kalmadı.
İki gün sonra Amsterdam’dan ayrılırken aynı adam, aynı yerde hala kusuyordu. Yardım edemedim. Çünkü:
1 - Yürek mürek kalmamıştı.
2 - Acilen yardıma ihtiyacım var.
Sen çok yaşa Sizır!
Şam gecelerinde bol bol Arap televizyonlarını izledim. Birçoğunda Ortadoğu’da Hafız Esad’tan sonraki durum tartışılıyordu. (Tabii ki, Suriye TV’si hariç.) Avrupa’daki Amerika’daki Ortadoğu uzmanlarına canlı bağlantılar yapılıyordu. Şöyle bir sonuç çıktı:
Uzmanlar, barış sağlanması yolunda Beşşar’dan umutlu. (Bu çok uzun. Ayrı bir yazı konusu.) Laf dönüp dolaşıp mutlaka Türkiye’ye de geldi. Uzmanlar Türkiye’yi su konusunda hep haksız buldu. “Akıp, giden suların, akıp gittiği yerlerdeki insanların da bu su üzerinde hakkı vardır. Bilmem kaç yüzyıllık kültüre sahip Türkler, bunu bilmeli" denildi.
Şam’da Türkiye’den geldiğimi öğrenen herkes, “Biliyor musun Ahmet Necdet Sizır da cenazeye geldi!" (Sezer’e Sizır diyorlar) cümlesini gururla kurdu. Bu onlar için çok önemliydi.
Uzmanlara göre, Clinton gitmeden önce Ortadoğu barışı için önemli olan adımı mutlaka atacaktı. Tacını takıp öyle gidecekti. Ortadoğu’da yavaş yavaş devreye giren genç kuşak liderler dışa ve ılımlı olmaya daha açıktı. Daha uzlaşmacıydı.
Türkiye de komşusuna aslında uzaktı. Eski sayfaları bir kenara koyup, komşusunu tanımaya çalışmalıydı. Herkes (İsrail de dahil olmak üzere) yeni fırsatlar yakalamak isterken, Türkiye uzak kalmamalıydı. Yeni, yepyeni sayfalar açmalıydı. Sizır, cenazeye gelerek defterin ilk sayfasını açmıştı.
Uykusuz bir gece
Hollanda’ya Coca Cola’nın davetlisi olarak gittim. İsveç - Türkiye maçını izlemeye. Kopenhag’ta izlediğim maçtan sonra, bu bana kuru, kupkuru geldi. O gece tribünlerdeki bilmem kaç bin insan sabaha kadar uyuyamadı. Çünkü maç sırasında önce herkesin esnemekten çenesi ağrıdı. Sonra herkes derin uykulara daldı.
Bence Beşşar
BEŞİR, Başar, Beşar, Başer hepsi de yazılıp çizildi. Şam’a gidene kadar Türkçe yorumlarından hangisinin doğru olduğunu bilemedim. Kafam karıştı. Gidince, şöyle böyle Arapçamla doğruyu buldum. Araplar, Beşşar diyor. “E" harfi a ve e arası çıkıyor. “A" harfi ise uzun okunuyor.
|
|