|
|
Yeniden müzakere ve hedeflerde revize... Siyaset Kürsüsü
Ufuk Söylemez DYP Milletvekili
Geçen gün genç bir banka yöneticisinden bir e - mail aldım. Ekonomide yaşanan gelişmelerin pek de gösterildiği gibi olmadığını, ödenmeyen çeklerin sayısında ve protesto edilen senetlerin oranında büyük ölçüde artış yaşandığını söylüyor ve ardından şöyle devam ediyor: "Bu ülkede hayatın gerçekleriyle yaşayan bizler, yanılıyor olabilir miyiz?"
Değerli okuruma hak vermemek mümkün değil. Aralık 1999'da IMF ile imzalanan niyet mektubunda, 1999 yıl sonu büyüme hedefinin, - % 2 olacağı belirtilmesine rağmen, bilindiği gibi bu rakam, - % 6.4 olarak rekor bir küçülmeyle gerçekleşmişti. 2000 yılı için % 5.5'lik bir büyüme hedefinin daha bugünden % 3 - 3.5 civarında dahi gerçekleşmesinin zor olduğu konusunda genel bir fikir birliği olduğu söylenebilir.
Ekonomideki küçülmenin etkileri ise, toplumda yaşayan her kesimi olumsuz yönde etkilediği ve önemli ölçüde bir sosyal maliyet yüklediği gibi, bugünün yaşanan küçülme; gelecek kuşakların da daha az bir gelirle yetinmesi anlamına geliyor. Örneğin, büyüme oranı % 4 olarak gerçekleştiğinde yaşam standardının ikiye katlanması yaklaşık 20 yılı gerektiriyorsa, % 2'lik bir büyüme oranı 40 yılı gerektirmektedir. Yani % 2'lik bir fark, gelecek kuşakların 20 yılının feda edilmesi demektir.
Uzun bir perspektiften bakıldığında geçmiş yıllar içinde büyüme oranlarındaki küçük değişiklikler dahi, bir ülkenin gerçekleştirebileceği yaşam standardında büyük farklar yaratmaktadır.
Uygulanan ekonomik programın yarattığı bu sosyal maliyet ve külfetler göz önüne alındığında, program hedefleri ve sapmalar, üzerinde hassasiyetle durulmasını gerektirmektedir.
Örneğin 1999 yılı sonu itibarı ile 22.9 katrilyon TL olan iç borç stokunun, Mayıs 2000 yıl sonu itibarı ile 29.8 katrilyona yükselmesinin kaygı verici bir durum olduğu söylenebilir. Çünkü beş aylık enflasyon artışı % 17 (TÜFE) olmasına rağmen, aynı dönemde iç borç stokunun % 30 oranında artması, kamu açıklarının hedeflenenin oldukça üzerinde gerçekleşeceğini göstermektedir.
Yine program çerçevesinde yıl sonunda 5 milyar doları aşmayacağı öngörülen cari açığın 2000 yılının henüz ilk üç ayında 2.6 milyar dolar gibi bir rakama ulaşması, yıl sonu itibarı ile açığın 9 - 10 milyar dolara ulaşacağına işaret etmektedir. Döviz kurunun sabit tutulmasıyla ithalat fiyatları da sabit kalır ve böylece TEFE'ye giren bazı malların fiyatları artmaz. Bu enflasyonu görünüşte yavaşlatır. Fakat enflasyondaki bu tür bir düşüş, rekabet gücünün sürekli olarak azaltılmasıyla elde edilir. Bu politika, para ve maliye politikalarıyla desteklenmediği sürece, eninde sonunda bir döviz krizi riski yaratır.
Başta akaryakıt ve elektrik olmak üzere KİT'lerin fiyat ayarlamalarını erteleyerek ve KİT'leri büyük oranda borçlandırarak da yine enflasyonu bir süre yavaşlamış göstermek, taşıdığı tüm risklerle beraber geçici olarak mümkündür.
Bu riskleri demokratik bir olgunlukla tartışmak ve IMF ile yeniden bir müzakere sürecinin başlatılarak; tutmayacağı bugünden anlaşılan enflasyon, büyüme, cari işlemler ve bütçe açıkları vb. gibi program hedeflerinin revize edilmesi, uygulanan programdan vazgeçilmesi anlamını taşımamaktadır.
Hiçbir program, hiçbir ekonomik yaklaşım "tabu" değildir. Tüm bu olası riskleri göz önünde tutmak, önlem almak ve açık yüreklilikle tartışmak uygulanan ekonomik programın inandırıcılığı, geleceği ve selameti açısından gereklidir.
|
|