|
|
Erbakan demokrasiyi geç keşfetti Erbakan'ın mahkumiyeti kayıtlara bir "demokrasi ayıbı" olarak geçti. Erbakan, kendisinin de epey katkısı bulunduğu Türkiye'deki demokrasi eksiğinin kurbanlarından sadece biri oldu.
Ruşen ÇAKIR
Otuz yılı aşkın aktif siyasi hayatında içinde üç kez lideri olduğu partiler kapatılan; sürgünler, hapisler ve yasaklarla boğuşan 74 yaşındaki Necmettin Erbakan sonunda hapse ve ömürboyu siyaset yasağına mahkum oldu. Peki, bu yüzden taraftarlarının yapmak istediği gibi Erbakan'dan bir "demokrasi kahramanı" çıkarılabilir mi?
İlk bakışta epey zor. Çünkü onun liderliğini yaptığı MNP, MSP ve RP birer siyasi partiden çok, belli bir "sır"rın paylaşıldığı, kendi ritüelleri ve daha önemlisi apayrı bir mantığı olan birer "kan kardeşliği cemaati" gibiydiler. Ve ne cemaat, ne de onun liderinin demokrasi kavramıyla aralarının iyi olduğu söylenemezdi. Hedeflerini "Adil Düzen", "Saadet Nizamı" gibi dinsel vurgusu güçlü kalıplarla tanımlayan Milli Görüşçülerin gözünde demokrasi uzun bir süre hep basit bir "beşeri ideoloji" olarak görüldü ve küçümsendi. Hareket içinde beşerler arasındaki ilişkilerde de demokrasiye itibar edilmedi.
Zorunlu demokratlaşma
28 Şubat 1997'den itibaren hareket, eski dinsel referanslı sloganları bir kenara bırakarak "demokrasi, insan hakları ve hukuk devleti"ni temel hedefleri olarak ilan etti. Bu yeni "zorunlu demokratikleşme" stratejisi bizzat Erbakan tarafından geliştirilip dillendirildi.
Bu süreç içinde, Erbakan'ın söyleminin temelini oluşturan "Dünya İslam Birliği, İslam Ortak Pazarı, İslam NATO'su, İslam Dinarı" vb. terkedilip Avrupa Birliği, NATO gibi kurumlar savunulur oldu; bir zamanlar en büyük tehlike olarak gösterilen ABD'deki yahudi lobisiyle ilişkiye geçildi. Ama bu "zorunlu globalleşme" stratejisinde Erbakan sahneye pek çıkmadı; yük, Recai Kutan ve diğer FP yöneticilerinin sırtına yıkıldı. Ayrıca yenilikçi kanadın, Tayyip Erdoğan ve Abdullah Gül önderliğinde globalizm konusunda daha inandırıcı görünmesi Erbakan ve arkadaşlarını bu noktada temkinli olmaya itmişti.
Demirel'le rekabet
Türkiye'nin en deneyimli ve becerikli politikacılarından biri olan Erbakan'ın, 28 Şubat'tan bu yana yaşadığı bütün mağduriyetlerden bir şekilde Süleyman Demirel'i sorumlu tuttuğu söyleniyor. Aslında ikisi arasındaki çekişme çok eskilere dayanıyor. 1969 yılında Anadolu sermayesinin desteğiyle Odalar Birliği Başkanı seçilen Erbakan, dönemin başbakanı AP lideri Demirel'in onayıyla Ticaret Bakanlığı tarafından polis zoruyla görevden alınmıştı.
Ardından aynı yıl yapılacak genel seçimlerde Erbakan'ın AP listesinden adaylık başvurusu yine Demirel tarafından veto edildi. Çünkü Demirel, Erbakan'ın koltuğunda gözü olduğunu düşünüyordu. Aynı Demirel, yıllar sonra, bu kez cumhurbaşkanı olarak Refahyol'un "havada ikmal" yapmasına imkan tanımayıp, başbakanlık görevini ANAP lideri Mesut Yılmaz'a verdi; böylece RP'nin kapatılmasına elverişli bir siyasi zemin oluştu.
Turgut Özal, Süleyman Demirel ve Necmettin Erbakan İTÜ'de birlikte okumuşlardı. Özal ve Demirel önce başbakan, ardından cumhurbaşkanı oldu. Kuşkusuz Erbakan da cumhurbaşkanı olmak istiyordu. Anılarını anlatırken, aralarında en parlak öğrencinin kendisi olduğunu ısrarla vurgulayan Hoca buna hakkı olduğuna da inanıyordu.
Bu yolda ilk adımın başbakanlık olduğunun bilincindeydi. Nitekim RP'nin birinci parti çıktığı 1995 seçimlerinin ardından koalisyon kurabilmek için uzlaşmaz üslubunu değiştirdi. Arzusu, Anarefah'ın kurulması, süreç içinde iki partinin birleşmesi ve ANAP kökenli birinin başbakan olup kendisinin de Çankaya'ya yerleşmesiydi.
Rota merkez sağ
Bunun birinci şartı, rotayı merkez sağa çevirmekti. Özellikle Refahyol'un ilk günlerinde bambaşka bir Erbakan ve RP görür gibi olduk. Başbakan olarak yaptığı ilk parti kongresinde Erbakan "light bir Refah"ın gelmekte olduğunun ipuçlarını vermişti.
Ama birden ne olduysa Taksim'e cami ısrarını hatırladı Erbakan. Hala Kudüs'ü kurtarmak isteyen RP'li belediye başkanları ve hala onları cezaevinde ziyaret eden RP'li adalet bakanları ve tanklar vardı Türkiye'de. Sonuçta Milli Görüşçüler önce hükümetlerini, ardından partilerini kaybettiler. Sonunda liderleri mahkum ve ömürboyu yasaklı oldu.
Bu son gelişme, kayıtlara tartışmasız şekilde bir "demokrasi ayıbı" olarak geçmiştir. Yani Erbakan, kendisinin de epey katkısı bulunduğu Türkiye'deki demokrasi eksikliğinin kurbanlarından sadece biri olmuştur. Milli Görüşçüler, düzenin dümenine geçebilmek için "adil düzen" sloganına veda etmiş olabilirler. Lakin düzen adaletsizliğe devam ediyor...
"Erbakan müslümanları ürküttü"
Paris'te düzenlenen "20 Yıl Sonra İslamcılık" başlıklı uluslararası toplantının en yaşlı katılımcısı Los Angeles'teki California Üniversitesi'nden Prof. Leonard Binder'dı. İslam - siyaset ilişkisi üzerine ilk kitabını 1961'de yayınlayan Prof. Binder, en çok, dilimize de çevrilen "Liberal İslam" (1988) kitabıyla tanınıyor. Türkiye'yi de yakından tanıyan bu İslami hareket araştırmacılarının duayeniyle İslamcılığın dünü ve bugününü konuştuk. Yargıtay'ın Necmettin Erbakan hakkındaki kararından önce yaptığımız görüşmemizde söz ister istemez Milli Görüş liderine de geldi.
* Siz uzun yıllardır İslami hareketleri izliyorsunuz. Bütün bu süreç içinde İslami hareketlerde neler değişti?
İslami hareketlerin doğasını anlamak için genel olarak dünyadaki değişimi, kuşaklar arasındaki ayrılıkları, farklı koşulları, uluslararası ilişkilerde değişen yaklaşımları. İslami hareketin biteceği asla söylenemez, fakat zamanla birlikte onun da değiştiği, değişmek zorunda olduğu da muhakkaktır.
* Türkiye, İslami hareket konusunda nasıl bir yere sahip?
Türkiye bence merkezi bir öneme sahip. Çünkü Türkiye'nin çok geniş potansiyelleri var. Bütün sorunlara rağmen Batı'ya en yakın müslüman ülke. Siz modern çağlarda İslam'ın en önemli savunucusu olacaksınız. İran'a bakın. Orada ülkeyi kurtaran İslam'dır. Öyle iddia edildiği gibi İranlılar İslam'ı kurtarmış değildir. Zaten İranlılar da artık gerçekler ışığında İslam'ı yeniden tanımlıyorlar. Artık "filan ayetullahın görüşü doğru değil. Yıllar öncenin şu adeti yanlış, değiştirmeliyiz" demekten çekinmiyorlar. Bütün bu değişimlerden Türkiye'nin endişelenmesine hiç gerek yok. Türkiye İslam dünyasını ihmal etmemeli, aksine onları kucaklamalı ve değişmelerine yardımcı olmalıdır.
* Erbakan ve hareketini nasıl değerlendiriyorsunuz? Önemli buluyor musunuz?
Erbakan'ı kişisel olarak pek önemsemiyorum, ama İslami hareketin önemli olduğunu düşünüyorum. Bence İslami hareket yalnızca içinde yer alanlar tarafından belirlenmemeli. Bütün Türkiyeli müslümanlar İslami hareketin şöyle ya da böyle bir parçasıdırlar. Yani bazı parti ve kuruluşların üyeleri İslami hareketin sahibi olduklarını iddia edemezler; o zaman bir başka partinin üyeleri aynı iddiayla ortaya çıkabilir. Dolayısıyla bana göre Erbakan hiç de iyi bir lider değil. Ben kendi taraftarlarına değil, tüm müslümanlarla nasıl bir ilişki kurduğuyla ilgileniyorum. Onları kucaklıyor mu? Onlarla bir şeyler paylaşıyor mu? Hayır! Erbakan, insanlara, ürkütücü bir şekilde, parmağını gözlerinin içine sokarak hitap ediyor. "Benden olanlar ve olmayanlar" diye ayrımcılık yapıyor. Birisi ona "ne dediğin benim umrunda değil" diyebilir. Ama Erbakan başkalarının ne dediğini umursamama lüksüne sahip değil. İtirazlara rağmen başbakan olarak ilk ziyaretini İran'a yaptı. Yine bütün uyarılara rağmen Libya'ya gidip Kaddafi'nin kendisini, Türkiye'yi ve hatta İslam'ı aşağılamasına vesile oldu. İslam'ın geleceğini konuşmak için Kaddafi'den başkasını bulamadı mı? Şimdi Erbakan'ın eski arkadaşları FP formasıyla sahada. Ama bu partiyle ilgisi olmayan çok sayıda insan da İslam'ı kaale alıyor, onun üzerine düşünüyor. Gördüğüm kadarıyla bu kişiler sahayı onlara bırakmaya hiç de niyetli değiller.
|
|