27 Temmuz 2000 Perşembe 
 ANA SAYFA
 SİYASET
 HABER
 EKONOMİ
 DÜNYA
 SANAT
 EĞİTİM
 YAŞAM
 SPOR
 YAZARLAR
 ENTELLEKTÜEL B.
 OKUR TEMSİLCİSİ
 ÇİZERLER
 SAĞLIK
 MAGAZİN
 OTOMOBİL
 ASTROLOJİ
 İNTER EKRAN
 HAVA DURUMU
 VİTRİN
 TEKNOLOJİ
 İŞ YAŞAMI
 PAZAR SOHBETİ
 MİLLİYET 50. YIL
 E-POSTA
 ARŞİV
 KÜNYE
 TÜRKÇE KARAKTER
 REKLAM TARİFESİ
 YARDIM SAYFASI
Şahin ALPAY Fotoğrafı: 5214 bayt
Gürüz istifa

       Avrupa Akademisi ve Türkiye Bilimler Akademisi üyesi, İTÜ'nün dünyaca ünlü jeologu Prof. Dr. Celal Şengör, 21 Temmuz günü bu sayfada çıkan "Gürüz YÖK'üne insaflı olalım" başlıklı yazısında, Yüksek Öğretim Kurulu Başkanı Prof. Dr. Kemal Gürüz hakkında şunları söylüyordu:
       Doğramacı ve Sağlam YÖK'lerinden farklı olarak Gürüz YÖK'ü "Türkiye'de yükseköğretimi ve üniversite araştırmalarını yüceltmek niyetindedir. Bu niyetle topluma acı gelen faydalı hapları yutturmaktan çekinmemiştir. Örneğin yeni geliştirilen ÖSS üniversitelere gelen öğrencinin kalitesini arttırmıştır... Yeni doçentliğe yükseltme yönetmeliği, akademik terfilerde keyfiliğe son verecektir... Gürüz YÖK'ü yükseköğretimde tavizsiz uluslararası standartlar peşindedir."
       Ne yazık ki, Türkiye toplumunda Gürüz'ün hizmetlerini Şengör gibi değerlendirenlerin sayısı son derece sınırlı. Çabalarında ne kadar iyiniyetli olursa olsun, toplum Gürüz'ün YÖK Başkanlığı'ndan memnun değil. Gürüz, demokrasiyi "ayak takımı yönetimi" olarak gören anlayışıyla ülkenin demokratikleşme özlemlerine tamamen ters düşmüş; bir "küçük Çar" tavrıyla yönetme üslubu, ne üniversite camiasından ne de toplumdan tasvip görmüştür. Son müdahaleleriyle de üniversiteleri büyük bir huzursuzluğun içine sürüklemiştir.
       Denebilir ki Gürüz'ün imajı, (Hacettepe ve Bilkent başarılarına rağmen, esas olarak 12 Eylül askeri yönetiminin "üniversiteleri kışlaya çevirme" projesinin uygulayıcısı olarak anılacak olan) İhsan Doğramacı'dan da kötüdür. Çünkü Doğramacı, bir askeri yönetimin adamı olmasına rağmen, halkla ilişkilere önem vermiş, kamuoyunu yanına almaya çalışmış ve bu sayede en azından bazı çevrelerde "büyük eğitimci" olarak algılanmayı başarmıştır.
       "Dokuzuncu Cumhurbaşkanı" Süleyman Demirel, Gürüz'ü ikinci bir dönem için YÖK Başkanlığı'na atarken, bunu her zamanki "Ben yaptım, oldu!" tavrıyla ve parlamentonun, siyasi partilerin, üniversite öğretim üyelerinin, aydınların ve kamuoyunun ezici çoğunluğunu hiçe sayarak yapmıştı. Anlaşılıyor ki Cumhurbaşkanı Sezer, topluma bu denli ters düşen bir YÖK Başkanı'nın demokratik ilkeleri hiçe saymasına göz yummayacaktır ve yummamalıdır da. Gürüz'ün, kendi saygınlığını daha fazla yıpratmamak açısından yapacağı en iyi şey, istifa etmek olur.
       Fakat esas sorun, tabii ki Gürüz değil YÖK sorunudur. 2547 sayılı Yüksek Öğretim Kanunu, 12 Eylül askeri yönetiminin ilk uygulaması; 1970'lerde yaşanan iç kavganın sorumlusu olarak gördüğü üniversiteleri cezalandırma kanunudur. 2000'lerin başındaki Türkiye 1970'lerin Türkiyesi değildir. Türkiye'nin nasıl 12 Eylül'ün faşizan anayasasından kurtulup özgürlükçü bir anayasaya kavuşma gereksinimi varsa; aynı şekilde yeni ve demokratik bir yüksek öğretim yasasına da ihtiyacı var.
       Yüksek öğretim yeniden düzenlenirken hedef, YÖK'ün değil üniversitelerin idari, bilimsel ve mali özerkliğinin güçlendirilmesi olmalı. Türkiye Bilimler Akademisi'nin yükseköğretimle ilgili 1 Haziran 1996 tarihli yazılı açıklaması, bu konuda TBMM'ye yol gösterici olabilir.


Yazara E-Posta: salpay@superonline.com

© 2000 Milliyet