21 Ağustos 2000 Pazartesi 
 ANA SAYFA
 SİYASET
 HABER
 EKONOMİ
 DÜNYA
 SANAT
 EĞİTİM
 YAŞAM
 SPOR
 YAZARLAR
 ENTELLEKTÜEL B.
 OKUR TEMSİLCİSİ
 ÇİZERLER
 SAĞLIK
 MAGAZİN
 OTOMOBİL
 ASTROLOJİ
 İNTER EKRAN
 HAVA DURUMU
 VİTRİN
 TEKNOLOJİ
 İŞ YAŞAMI
 PAZAR SOHBETİ
 MİLLİYET 50. YIL
 E-POSTA
 ARŞİV
 KÜNYE
 TÜRKÇE KARAKTER
 REKLAM TARİFESİ
 YARDIM SAYFASI
Yasemin ÇONGAR Fotoğrafı: 6115 bayt
Gore ve yeni "Sol Değerler Doktrini"

       Atlantik'in Eski Kıta'ya siyasi dalgalar taşımasına son yirmi yılda en az iki kez tanık olduk. 1980'lerde Reagan - Thatcher ikilisinin omuzunda Sağ'dan yükselen "Yeni Muhafazakarlık" da, 1990'ların ikinci yarısında, Clinton - Blair öncülüğünde Sol'dan kıvrılan "Üçüncü Yol" da, esasen hızını, Beyaz Saray'daki liderlerin kendi ülkelerindeki muazzam popülariteleri ile buna bağlı olarak pekişen uluslararası özgüvenlerinden aldı.
       Geçen perşembe akşamı, Los Angeles'da Demokratik Parti'nin seçim kurultayının kapanışında, tepemize inen balon ve konfeti yağmuru içinde göz gözü görmezken, "Acaba bu başkanlık yarışı, Atlantik aşırı siyasi dalgalar yaratacak mı" sorusu aklıma takılıverdi. Öyle ya, Sağ'da, Cumhuriyetçi aday George W. Bush'un sloganlaştırdığı "merhametli muhafazakar" söylemden sonra, şimdi de Sol'da, Al Gore'un henüz adını tam koymadığı "yeni değerler doktrini" acaba 7 Kasım seçimleri ve ötesindeki siyasi iklimi nasıl etkileyecekti?
       Bu sorunun yanıtını, zaman verecek.
       Bizim bu aşamada yapabileceğimiz, Demokrat kurultaya damgasını vuran ve anketlere göre Gore'un Beyaz Saray yarışındaki rüzgarını epey artıran "çalışan aileler için mücadele" vaadini deşmek.
       Önce ABD medyasındaki yorumların da odaklandığı "bariz" açıklamaya bakalım.
       Efendim, aslında Gore, tıpkı Başkan Clinton gibi, kendisine ortak seçtiği Lieberman gibi, Demokratik Parti'nin merkezine oturmuş, hatta bu merkezi de son on yılda "sağa" kaydırmış bir lider. Sözkonusu "bariz" açıklama da, Gore'un kurultay konuşmasına ve öyle görünüyor ki, kampanyasına ana tema seçtiği "çalışan aileler için mücadele" sloganının, partinin sol kanadının desteğini yeniden kazanıp Demokrat tabanın birliğini sağlamaya yönelik bir manevra olduğunu ve başarıya ulaştığını içeriyor.
       "Bunların modası geçti" demenin çok moda olduğu "sağ - sol" sözcüklerinin hepimize ortak bir anlam ifade edebilmesi için, daha somut konuşalım: Örneğin, halen Lieberman'ın, daha öncesinde de Clinton'ın başkanlık yaptığı Demokratik Liderlik Konseyi adlı "işçilerden ziyade, işverenlere yakın" grubun siyasi tercihlerinden olan "serbest ticaretçilik", delegelerin üçte birini oluşturan sendika üyelerince soğuk karşılanıyor. Clinton gibi, Gore'un da "ölüm cezasına" hararetle sahip çıkması, partinin liberallerince benimsenmiyor. 1996'da Clinton'ın imzasıyla yürürlüğe giren Cumhuriyetçi patentli Kişisel Sorumluluk Yasası çerçevesinde, işsizlik yardımı alanların hızla işe yerleştirilerek bu sigortadan vazgeçirilmeleri süreci, Gore çizgisinin övündüğü bir "reform" iken, partinin tabanında "yoksulluğu artıran bir önlem" sayılıyor. Bu örnekleri artırmak mümkün.
       Velhasıl, parti içindeki iki büyük "sol" klik sayılan "İlerici Grup" ve "Siyahlar Grubu"nun Gore - Lieberman ikilisine desteğinin sağlamlaştırılmasında, Gore'un 51 dakikada tam 20 kez "çalışan aileler için savaşacağım" dediği kurultay konuşması gerçekten de etkili oldu. Hatta öyle ki, Cumhuriyetçi rakip Bush'un ertesi günkü ilk karşı saldırısı, "Demokratlar, ülkeyi sınıf savaşına sürüklemeye yönelik, merkezden kopuk bir üslubu benimsediler" cümlesini içerdi.
       Ancak bu gerçekten böyle mi? Gore'un tercihi, yukarıdaki "bariz" açıklama ile sınırlı "taktik" bir tercihten mi ibaret? Demokratlar gerçekten de "merkezden" vaz mı geçiyor?
       Kanımca hayır.
       Tam tersine, Gore - Lieberman ikilisinin bundan böyle sürekli sahip çıkacağı çizginin "sol" arayışları memnun ederken, esasen tam da ortadaki seçmenin duyarlılığını yakalayan bir yeni "değerler doktrini" içerdiğine inanıyorum.
       Nedir bu yeni doktrin?
       Sekiz yıllık Clinton - Gore iktidarı, ABD toplumuna uzun süredir ilk kez "Demokratlar da, ekonomiyi başarıyla yönetebilir" güvenini aşıladı. Clinton - Gore ikilisi, öte yandan, "yeni fikirlere açıklık; etnik, dinsel, cinsel hoşgörü; insan hakları ve temel özgürlükler" alanlarında da Cumhuriyetçiler'in sahip olmadığı "artı puanları" hanesine yazdırdı.
       Daha eskiye gidersek, 1960'lar ve 1970'lerde siyahların ve kadınların eşitliği için verilen mücadele, 1980'ler ve 1990'larda, özellikle AIDS salgınının ortaya çıkmasıyla hızlanan eşcinsel hakları hareketi, evlilik dışı doğmuş çocuklarını tek başına yetiştiren genç annelere kucak açan sosyal programlar vb. Demokratlar'ın bu alandaki öncülüğünü ortaya koyarak, "azınlıkların" desteğini partiye taşıdı. Ancak bir yandan da bütün bu "liberal" çıkışlar, zaman içinde "bireysel sorumluluk, disiplin ve ahlak" konularında Demokratlar'a yönelik güven erozyonuna yolaçtı. Cumhuriyetçi Parti "değerlerin, normların ve ailelerin partisi", Demokratlar da "marjinallerin partisi" gibi konumlandı. Söylemeye bile gerek yok, Clinton'ın Oval Ofis kaçamakları bu imajı iyice cilaladı.
       Gelinen noktanın Demokratlar açısından siyasi anlamını, Tony Blair ve Ehud Barak'ın danışmanlığını yapan ABD'li Demokrat stratejist Stanley Greenberg'in aktardığı şu araştırma sonucu gayet açık yansıtıyor: Bugün ABD seçmeninin geneline "Hangi siyasi parti sizin değerlerinizi daha çok paylaşıyor" sorusunu sorunca, "Cumhuriyetçiler" yanıtını verenlerin "Demokratlar" diyenlerden sadece yüzde 4 oranında fazla olduğu görülüyor. Aynı fark, beyaz seçmenler arasında yüzde 15; evli beyaz seçmenler arasında ise yüzde 25.
       Bunu 7 Kasım seçimlerine uyarlarsak, Gore'un yarışa "değerler bazında" ABD seçmeninin yüzde 50'sini oluşturan "orta direği" nezdinde "dezavantajlı" başladığını söyleyebiliriz.
       İşte inanıyorum ki Gore, Lieberman'ı ortak seçerken, onun getireceği "dindar, ahlakçı" etkiden medet umdu; kurultay konuşmasıyla da, bir yandan kaspamlı bir "sosyal programlar bütünü" ile Sol'a hitap ederken, bir yandan da merkezdeki oyları yakalamayı hedefledi. Bu nedenle "işçi sınıfından ya da çalışanların haklarından değil" doğrudan "çalışan ailelerden" sözederek, özünde muhafazakar Amerikan toplumunun halen "kutsadığı" aile kurumunu odak alan, ama klasik Sağ'ın "aile değerleri" jargonu yerine "çalışan aileler adına mücadele" sloganında özdeşleşen yeni "sol değerler doktrinini" sahiplendi. Eşini, çocuklarını ön planda tutan "mutlu aile tablosunu" da, belki ABD'deki geleneği bile aşan bir yoğunlukta vurgulaması bu yüzdendi. Gore, kurultay podyumunda eşi Tipper'ı hararetle öperken, taze baba Blair'i de hatırladım ister istemez.
       Son bir not; Gore'un okuduğu ya da etkilendiği yönünde hiçbir duyuma sahip değilim, ancak ABD'de piyasaya yeni çıkan Theda Skocpol imzalı "The Missing Middle" (Kayıp Orta) kitabında, "Çalışan anne ve babaların mücadelesine sahip çıkan, onların hem maddi ortamını, hem ahlaki iklimini iyileştirmeye aday yeni bir sol siyaset geliştirmek şart" mesajı yeralıyor.


Yazara E-Posta: ycongar@milliyet.com.tr

© 2000 Milliyet