21 Ağustos 2000 Pazartesi 
 ANA SAYFA
 SİYASET
 HABER
 EKONOMİ
 DÜNYA
 SANAT
 EĞİTİM
 YAŞAM
 SPOR
 YAZARLAR
 ENTELLEKTÜEL B.
 OKUR TEMSİLCİSİ
 ÇİZERLER
 SAĞLIK
 MAGAZİN
 OTOMOBİL
 ASTROLOJİ
 İNTER EKRAN
 HAVA DURUMU
 VİTRİN
 TEKNOLOJİ
 İŞ YAŞAMI
 PAZAR SOHBETİ
 MİLLİYET 50. YIL
 E-POSTA
 ARŞİV
 KÜNYE
 TÜRKÇE KARAKTER
 REKLAM TARİFESİ
 YARDIM SAYFASI
Şükrü ELEKDAĞ Fotoğrafı: 6846 bayt
İçi boş sembolik bir jest

       Türkiye'nin, 34 yıllık duraksamadan sonra, BM bünyesinde oluşturulmuş olan Siyasi ve Medeni Haklar Sözleşmesi ile Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Sözleşmesi"ni imzalaması, medyamızda hatalı değerlendirmelere yol açtı.
       Bazı yorumcular, bu sözleşmelerin kabulünün "Kürtlere özerklik hakkının tanınması" ile "TCK'nın 312. maddesinin kaldırılması" sonucunu doğuracağını belirttiler ve birkaç gün süreyle bu saçmalığı TV ekranlarında yayımladılar.
       Bir kısım basın erbabı ise, artık insan hakları alanında üstleneceği yükümlülükleri yerine getirebilecek bir konuma gelmiş olan Türkiye'nin kazandığı güven duygusu nedeniyle bu sözleşmeleri imzaladığı gibi aslı esası olmayan bir görüşü savundular.
       Türkiye'nin attığı bu adımın gerçek nedenleri hakkında okurlarımızı aydınlatmadan evvel, sözleşmeler hakkında özet bilgiler verelim.
       Önce, bu sözleşmelerin, 1948'de BM Genel Kurulu'nda kabul edilen ve insanın en yüksek değer olduğu anlayışının ürünü olan İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi'ndeki ilkelere ayrıntı getiren ve bunlara uluslararası standart niteliği ile tedricen bağlayıcılık kazandırmayı amaçlayan önemli uluslararası belgeler olduğunun altını çizelim.
       Bu ikiz sözleşmelerden siyasi ve medeni haklara ilişkin olanın öngördüğü hükümler arasında; halkların kendi kaderlerini belirleme (self - determination) hakkının tanınması; bireylerin düşünce ve ifade özgürlüğünün korunması; etnik, dinsel ya da dine dayalı azınlıklara mensup olan kişilerin, azınlık grubuyla birlikte kendi kültürlerinden yararlanma ve dillerini kullanma, kendi dinlerine göre ibadet etme ve bu dini öğretme haklarından yoksun bırakılamayacağı yer alıyor.
       İkinci sözleşme ise, her işçiye kendisinin ve ailesinin insanca bir yaşam sürmesine imkan verecek düzeyde ücret verilmesini, sendika, grev, toplu sözleşme, eğitim ve sosyal güvenlik haklarının tanınmasını öngörüyor.
       1976'da yürürlüğe giren bu sözleşmelerden birincisine BM'nin 188 üyesinden 144'ü, ikincisine ise 137'si taraf olmuş. Bu nedenle, ilk bakışta, bu belgelerin dünya çapında bir konsensüsü yansıttıkları gibi bir izlenim edinilebilir.
       Oysa, böyle bir konsensüs mevcut değil... Ayrıca, sözleşmelerdeki bazı kavramlar da zaman içinde değişime uğramış.
       Nitekim, 1993'te Viyana'da yapılan Dünya İnsan Hakları Konferansı'nda yayımlanan bildirgede kendi kaderini tayin etme hakkının, "tüm halkı temsil eden bir hükümete sahip olan ülkelerin, toprak bütünlüğü ve siyasi birliği aleyhine bu ülkeleri parçalamak için kullanılamayacağı" yer almıştır.
       Bu durumda, meşru bir hükümete sahip demokratik ülkelerde kendi kaderini tayin etme hakkının kullanılmasına kapıyı kapatan bir genel mutabakatın varlığından söz edilebilir.
      

Eski hamam, eski tas

       İnsan hakları alanında evrensel bir konsensüs sağlamanın güçlüğünü, sözleşmelere konulan çekinceler yansıtıyor. Örneğin, Mısır ve Kuveyt, Siyasi ve Medeni Haklar Sözleşmesi'ni İslam şeriat kurallarıyla çatışmaması şartıyla onaylamışlar. İsrail de, kendi dinsel hukukunun sözleşmenin bazı hükümlerine üstünlüğünün tanınması şartıyla taraf olmayı kabul etmiş.
       Fransa ve İngiltere ise, ikiz sözleşmelerden doğan yükümlülüklerinin, BM Şartı hükümleri uyarınca (madde: 2/7) milli yetki alanlarında geçerli olmayacağı anlayışını çekincelerinde ileri sürmüşlerdir.
       Buna rağmen, AB adayı ülkelerin sözleşmelere taraf olmalarını şart koşuyor. Zira, AB açısından önemli olan, her iki sözleşmenin de, izleme, uygulama ve denetim mekanizmalarının bulunması ve taraf ülkelerin, yükümlülüklerini yerine getirmek için aldıkları önlemler hususunda dönemsel raporlar hazırlamalarını zorunlu kılmasıdır.
       Şimdi Türkiye'nin tutumuna bakalım. Kopenhag kriterlerine uyum çalışmaları sırasında, düşünce ve ifade özgürlüğü, kapsamlı anayasal vatandaşlık, yasak dil kavramının Anayasa'dan çıkartılması ve Kürtçe TV yayınları gibi konularda olumlu kararlar alınamamıştır. Şu anda, hükümet ve devlet katında bu hususlarda ortak bir görüş oluşturulması da uzak bir olasılıktır.
       Hal böyleyken, Türkiye'nin insan hakları konusundaki yükümlülüklerini yerine getirecek bir konumda olduğunu söylemek abestir.
       İşte, Ankara, AB'nin 8 Kasım'da Türkiye'ye tebliğ edeceği katılım ortaklığı belgesini hazırlamakta olduğu şu sıralarda, üstüne düşenleri yerine getirememenin sıkıntısını çekmektedir. Bu demektir ki, Brüksel'e en azından bir iyi niyet gösterisi yapmak istemiş ve ikiz sözleşmeleri imzalamıştır.
       Bundan sonra hükümet, sözleşmelerin Ankara açısından hassasiyet yaratan tüm hükümlerine özenle formüle edilmiş gayet kapsamlı çekinceler koyarak onay prosedürünü tamamlayacak ve taraf olacaktır. Gerçekte bu yapılan, içi tamamen boş sembolik bir jestten farksızdır...
       Eski hamam, eski tas... İnsan hakları alanında Türkiye'nin kat ettiği mesafeyi değerlendirmek için kullanılabilecek en uygun deyim bu galiba...


Yazara E-Posta: selekdag@milliyet.com.tr

© 2000 Milliyet