2 Eylül 2000 Cumartesi 
 ANA SAYFA
 SİYASET
 HABER
 EKONOMİ
 DÜNYA
 SANAT
 EĞİTİM
 YAŞAM
 SPOR
 YAZARLAR
 ENTELLEKTÜEL B.
 OKUR TEMSİLCİSİ
 ÇİZERLER
 SAĞLIK
 MAGAZİN
 OTOMOBİL
 ASTROLOJİ
 İNTER EKRAN
 HAVA DURUMU
 VİTRİN
 TEKNOLOJİ
 İŞ YAŞAMI
 PAZAR SOHBETİ
 MİLLİYET 50. YIL
 E-POSTA
 ARŞİV
 KÜNYE
 TÜRKÇE KARAKTER
 REKLAM TARİFESİ
 YARDIM SAYFASI
Duygu ASENA Fotoğrafı: 8597 bayt
Anneler birleşin

       Dünya Barış Günü dün kutlandı... Kutlandı da ne oldu kimbilir? Acaba bu kutlama çerçeveleri içinde yeni silah fuarları açılmış mıdır? İçinde 40 ayrı füze barındıran büyük füzenin nasıl bir kentin üzerine gidip karnındaki yavru füzeleri saçtığı anlatılmış mıdır? Özel üretim “suikast silahları" alıcılara tanıtılmış mıdır ballandıra ballandıra...
       Silahlar üretiliyor, savaşlar çıkıyor, terör örgütleri türüyor...
       Ve o silahlar yüzünden annelerin yüreği yanıyor. Tüm anneler, tüm gençlerin hayatta kalmasını istiyor ve tüm dünyada barış istiyor.
       Fahriye Bıkkım ile Vedia Mamuk. Akrabalar ya dağlarda ya asker... Birinin kızı hapiste, birinin oğlu beş yıldır dağlarda kayıp, birinin üç yeğeni şehit olmuş, birinin öteki akrabaları...
       “Anneler siyasetçilerden daha güçlüdür. Onlar politika yapıyor, anaların içi yanıyor. Barışı ancak anneler kurtarabilir" diyorlar, buna gerçekten inanıyorlar.
       Aile fertleri birbirlerinin karşısında, sadece gençler ölüyor ve annelerin içi yanıyor.

       Onlar kardeş gibi
asena1.jpg        “Okulunun birincisiydi yavrum, 16 yaşında tutuklandı, beraat etti ama bir daha yüzünü görmedim" diyor, “Kızım böbrek hastası, içerde ölecek, hele F tipine geçerse biz ne yaparız" diyor.
       Onlar ağlıyorlar. Ölen her genç için ağladıklarını söylüyorlar. Amcaları Çanakkale’de şehit düşmüş, “Türkiye bir bütün, Edirne’den Ardahan’a analar bir, bizim çocuklarımız hepsi arkadaş, ayrım yok, kardeş gibiler. Biz etle tırnak gibiyiz. Türk, Kürt akrabayız. Benim kardeşim operasyona giden askere çay yapar üşümesinler diye... Oğlu askerden gelen komşumla kapıda ben de bekledim, her gelen taksinin içine baktım kendi oğlum dönüyormuş gibi... Çünkü anneler birbirini çok iyi anlar. Benim damadım Türk, torunumun adı Alara...
       Çok büyük acılar çekiyoruz hocam, biliyor musun? Otobüste bir genç kalkıp yerini veriyor, inan ona kıyıp da yerine oturamıyorum, biz gençlere hasret kalmışız... N’olur zindanlar boşalsın, dağda kimse kalmasın..."
       Bu analar da Güneydoğulu, bu anaların zamanından bugüne bir şey değişmemiş oralarda... Bu analar da, şimdiki çocuklar da, geleceğin anaları da oralarda okutulmuyor. Aileler çocuklarını okula göndermiyor, Türkçe’yi bilmedikleri için iletişim kurulamıyor. Vedia Mamuk acı içinde anlatıyor: “Ben her şeyi görüyorum, farkındayım ama hiçbir şey yapamıyorum. Babam beni okula yollamamış, Türkçe’yi bile istediğim gibi konuşamıyorum. İki dilin arasında sıkışıp kalmışız. Ama hissediyorum, görüyorum. Genel bir af çıksa, F tipi hücreler olmasa... Biz artık evimizde düğün istiyoruz, acı değil."
       Barış anneleri, her şeyi annelerin çözeceğine inanıyor. “Kadınlar güçlüdür, ülkeyi kadınlar kurtarabilir. Anneler birleşelim, geçmişi unutalım" diyor...

       Sopa yiye yiye...
       Otobüslerle Ankara’ya gidecekler ve Adalet Bakanı ile görüşecekler. Bakan bunu biliyor, yasa dışı bir şey yok. Kadıköy’de bir araya gelip yola çıkılacak ama araçlar Kadıköy’e sokulmuyor. Pendik’ten dönüp Kadıköy’e giriyorlar. Gebze’de kimlik kontrolu yapılıyor sekiz otobüs İzmit’e sokulmuyor. Adapazarı’na gelirken yine durduruluyor ve şehre sokulmuyorlar. Vatandaşlık haklarının ellerinden alınmasını protesto için sokağın ortasına oturuyorlar ama dayak başlıyor. On kişi yaralı 30 kişi göz altında. Hendek’de arkadaşlarını almak için duruyorlar, polis saldırıyor, dövüyor. Mazot için durulduğunda jandarma, şoförü dövüyor. Hepsi tek bir otobüse tıkılıyor. Aç, susuz, üst üste gidiyorlar, bir tepede durup o geceyi geçiriyorlar. Ankara’ya vardıklarında şehrin girişi savaş alanı gibi. Yollar tutulmuş. “Altı kişi girebilir" deniyor, mücadele sonucu bu sayı 15’e çıkabiliyor.
       Bu insanlar tutuklu ve hükümlü aileleri, çoğu anneler... Kafa göz yarılmış, oraları buraları coplanmış, tekmelenmiş, nihayet bakanlığa ulaşıyorlar. “Sopa yiye yiye gittik" diyorlar. Çünkü onların amaçları imzalı dilekçeyi bakana vermek ve acılarını anlatabilmek...
       Adalet Bakanı ile görüşülüyor... Bakan “hepinizi dinleyeceğim" diyor ve F tipi cezaevlerinin üstünlüklerini anlatıyor... Sonra anneler F Tipi’ni görüyorlar... “Buraları korkunç. Bir koridor var ve tek kişilik odalar. Buralarda canlı yaşamaz. Terörle Mücadele Yasası kalkmazsa çocuklarımız yaşamaz" diyorlar. “Bugün cezaevlerinde operasyonlar, ölümler, işkenceler var, tedavi yok, bunlar koğuşta olursa hücrede kimbilir neler olur" diye soruyorlar.
       “Fizik yapı üzerindeki tartışma tek başına çözüm değil. Esas tartışılması gereken şey, nasıl bir işleyiş, nasıl bir denetim olacağı. Bu tartışma içinde tabib odası, barolar, sivil toplum örgütleri, aydınlar, basın olmalı.
       Cezaevlerinde sağlık ve tedavi sorunu yaşanıyor. Mahkumların savunma hakları şu anda yok. Ziyaretler bir sorun, bazen ziyaretçiler göz altına alınıyor, soyularak aranıyor, gelen yiyecekler fındıklara kadar kırarak, aranıyor. Can güvenliği yok, koğuşlara ne zaman operasyon yapılacağı belirsiz. Mahkemelere getirilme durumu bile işkence içeriyor. Peki hücrelerde neler olacak" diye soruyorlar.
       Dünya Barış Günü kutlanıyor ama “içine 40 yavru roket alan ana roketler" üretiliyor... Anneler, kadınlar, yaşlılar, gençler tekmeleniyor, dövülüyor, işkence ediliyor.
       Aslında herkes savaşa karşı...

Sahtekâr öpücük

asena2.jpg Gazetelerde Al Gore ile karısının öpüşme sahnesini görünce gülmem tuttu. Nasıl yapay, nasıl “yapmış olmak için yapılmış" bir eylem. Yapaylığı birşeylerden hissediliyor işte. Zaten karısı da şaşırmış, “n’apıyosun" falan olmuş...
       Bu “gibi yapmak" durumu Amerikalılar’da çok fazla. Bir takım değerleri büyütüp büyütüp, öyle anlamlar yüklüyorlar ki, bunun altında ezilip, olmasa da varmış gibi yapıyorlar. Yani düpedüz rol yapıyor, oynuyorlar.
       Aileyi yüceltmişler, toplumun karşısına bu değerle çıkıyorlar. Ama onlar da aslında sıradan insanlar olduklarından ya da bir tarafları farklı ve sıradışı olsa da, bir başka tarafları oldukça sıradan olduğundan, yaptıklarının yapmacıklığı ve yalancılığı ortaya çıkıveriyor.
       Onların da evlilikleri eskiyor, onlar da ünlü ve başarılı erkekler olunca dışarıda kadın hayranları çoğalıyor, onlar da 50 yaşına yaklaştıklarında yaşlılık krizine tutulup, kendini kanıtlamak adına genç kızlar istiyor, onlar da eskimiş, yıpranmış evliliklerinden bıkıp, yeni heyecanlar peşinde koşuyor, onlar da bu şöhretlerinden yararlanarak karılarıyla yapamadığı fanteziler istiyor... Bir erkek çok zeki, çok farklı, çok çalışkan, çok başarılı da olsa, belki de seksüel konularda “yok birbirlerinden farkları"... Belki de onlar kim olurlarsa olsunlar, söz konusu kadınlar ve cinsellik olduğunda oldukça sıradanlar.

       Bizimkiler daha dürüst
       O zaman halkın önüne çıkıp da, milyonlarca kişinin gözünün içine baka baka sahtekârlık yapmasınlar. Eşlerini ve çocuklarını yanlarına alıp, mutlu ve sevgi dolu aile fotoğrafları çektirdikten sonra, koşa koşa gidip sevgililerinin koynuna girmesinler ya da oval odalarında seks oyunları yapmasınlar.
       Erkekseler... Eskimiş evliliğin ve andropoza giren bir erkeğin sorunlarını seçmenlerinin önünde anlatsınlar...
       Bizim politikacılarımız Amerikalılar’dan daha dürüst bu konuda! Hiç olmazsa el ele göz göze mutlu aile oyunları oynamıyorlar. Asık suratlarıyla karılarının yanlarında dolaşıyor, onlara bir çiçek bile almadıklarını itiraf ediyor, evlilik yıldönümlerini unutuyor, karılarına konuşmayı yasaklıyorlar... Yani oyun oynamıyorlar, ne iseler öyle davranıyorlar.





Yazara E-Posta: dasena@milliyet.com.tr

© 2000 Milliyet