3 Eylül 2000 Pazar 
 ANA SAYFA
 SİYASET
 HABER
 EKONOMİ
 DÜNYA
 SANAT
 EĞİTİM
 YAŞAM
 SPOR
 YAZARLAR
 ENTELLEKTÜEL B.
 OKUR TEMSİLCİSİ
 ÇİZERLER
 SAĞLIK
 MAGAZİN
 OTOMOBİL
 ASTROLOJİ
 İNTER EKRAN
 HAVA DURUMU
 VİTRİN
 TEKNOLOJİ
 İŞ YAŞAMI
 PAZAR SOHBETİ
 MİLLİYET 50. YIL
 E-POSTA
 ARŞİV
 KÜNYE
 TÜRKÇE KARAKTER
 REKLAM TARİFESİ
 YARDIM SAYFASI
Zeynep ORAL Fotoğrafı: 7962 bayt
"Medyanın Zorbalığı"

       Demokrasilerin "olmazsa, olmaz" ilkelerinden biri de haber alma özgürlüğü, bilgilenme özgürlüğü, iletişim kurma özgürlüğü... İnsanoğlunun ancak haber aldığı sürece özgür bir varlık olarak yaşamını sürdürebileceğine inanılıyor.
       İşte biz de, gazeteler, dergiler, radyolar, televizyon kanalları, kablolu yayınlar, internet, elektronik posta, falan derken, iletişim ağlarıyla dört bir yandan sarılmış durumda, bu hakkımızı kullanıyoruz ya da kullanmaya çalışıyoruz...
       Öyle mi dersiniz?
       Birkaç gündür elimden düşürmediğim bir kitap, şu yukarıdaki soruyu tekrar tekrar sormama neden oluyor. Kitabın adı, "Medyanın Zorbalığı". Ignacio Ramonet'in araştırmaya dayanan eserini Aykut Derman Türkçeye çevirmiş, Om Yayınları'ndan çıktı.
       Medyanın kendi içindeki amansız rekabet... Yazılı yayınların görsel yayınlarla yarışa girmesi... Aşırı tekelleşme... Sansasyon düşkünlüğü... Özel yaşamları "ifşa gazeteciliği". Acelecilik, yüzeysellik, hiçbir olayın derinine inememek... İlan, reklam baskısı... Aşırı heyecan yaratma, abartma... Taklitçilik... Ekonomik baskı... En kolay ve en çabuk yoldan ünlü olma çabası...
       Bütün bunlar ve küreselleşme sürecinde medyaya egemen olan daha nice özelliğin tek tek analizi yapılıyor kitapta ve bu analizler örneklerle besleniyor. Örneklerin çoğu Amerikan ve Fransız basınından seçilmiş. Ama siz okurken onların yerine kendi ülkemizin örneklerini de koyabilirsiniz...
       Uydular aracılığıyla dünyanın her yerinden "anında görüntü alma" yeteneğine sahip olduğundan beri televizyon, medyanın baş tacıdır. Görüntü kralıdır. "Bazı gerçeklerin görüntü olarak yansıtılması kesinlikle yasaktır, gerçekleri görünmez kılmanın en etkin yolu da budur. Görüntü yoksa gerçek de yoktur." (Sahi siz, 1989'da Amerika'nın Panama işgalini gördünüz mü? Körfez Savaşı'nda, Bağdat'ta ölen sivilleri, hastanede ölen çocukları gördünüz mü? Petrole bürünmüş ördekten başka acı çeken gördünüz mü?)
       Ama görüntü yoksa da, canlandırmayla, canlı bağlantılara, teknolojik üstünlüğe ("Size gösterdiklerim doğrudur, çünkü teknolojiktir") ve EĞLENCEYE sarılabilirsiniz. Kitapta, adım adım televizyon haberciliğinin nasıl bir eğlenceye (macera filmi kadar hareketli ve sürükleyici bir eğlenceye) dönüştürüldüğünü ve bizleri, olayları bir futbol maçı izlermiş gibi izlemeye ittiğini görüyoruz.
       Kafamıza bir yandan "görmek, anlamaktır" kavramı yerleştirilirken, bir yandan da günceli, "anlık" olayı, hızla telaşla, acelecilikle, "elimize ulaşan tüm bilgilerden gerekli dersi çıkarmaya zaman bulamadan" televizyon bize sunuyor. Yazara göre televizyondan geri kalmak istemeyen "günlük basın, böylece giderek yerel olaylara, geniş halk kitlelerini her zaman ilgilendiren konulara ve iş dünyasına yönelmek zorunda kalıyor."

       Medyatik yalanlar

       "Medyanın Zorbalığı" kitabında sayısız medyatik yalana rastlıyoruz. Bunların en çarpıcı örneği Romanya'daki Timişoara toplu mezarı ile ilgili olay... Batı medyası anlatıyordu: Korkunç görüntüler... "Kamyonlar dolusu ceset"... "İşkence edildikten sonra yan yana dizilmiş çıplak bedenler"... "Ceset taşıyan çöp kamyonları"... "Yüzleri asitle yakılmış cesetler"... Diktatör Çavuşesku'nun son marifeti. 17 Aralık 1989... Bütün dünya lanet okudu!..
       Oysa, bir süre sonra, bu görüntülerin bir "sahneleme" olduğu anlaşılacaktı. Beyaz kefenlere sarılı cesetler, katliam kurbanları değil, yoksullar mezarlığından çıkarılan cesetlerdi... "Komünizm eşittir Nazizm" duygusunu insanların yüreğine yerleştirmek için böylesi bir sahteciliğe başvurulmuştu. "Bu görüntüler soğuk savaşı sona erdiriyordu ve komünizmi insanların kafasında bir daha aklanmamak üzere mahkum edecekti."
       "Romanya'nın sunduğu bu ceset severlik görüntüleri sahteydi ama mantıklıydı. Gerçekliğin yerini, sahnelenmiş gerçekliğin alma eğilimi görünen bir dünyada televizyonun işlevini doğruluyordu."
       Mesleğimin değer ölçüleriyle yeniden hesaplaşmaya dönerken, kitaptan aldığım ilhamla bu yazıyı şöyle bitirebilirim:
       Yarın öbür gün, çocuklarımız, "Ülkemizdeki işkenceye, düşünce yasaklarına karşı ne yaptınız?" diye sorduklarında, "İbrahim Tatlıses ve Hülya Avşar'la meşguldük" demek istemiyorsak, düşünmemiz gerekiyor...
       Bilgi edinmek yorucu bir iştir!




Yazara E-Posta: zoral@milliyet.com.tr

© 2000 Milliyet