|
|
Geçmişe yolculuk
Güler Kazmacı'nın konu ettiği "aşk korkusu"nun birtakım nedenleri üzerinde duran geçen haftaki yazımızın bitiminde, "Sonuncu aşktan sakınmak, gelmekte olana karşı gerçekten bir korku mu, yoksa eskiye dönme özlemi mi? Daha kısası: Korku mu, özlem mi?" diye sormuş, bunun ayrı bir yazı konusu olabileceğini söylemiştik. Bu hafta sürdürmeye çalışalım.
Neredeyse klasik olmuş, paradoksal bir söylem vardır; "Aşık olmaktan korkuyorum" denir.
Niçin diye sorarsanız, her aşk korkağı kendine özgü nedenler sıralayabilir. "Çıktıkları" sevgililerine aşık olmaktan kaçındıklarını söyleyen amatör mankenler (bu deyim son günlerde polisiye bir haberde geçti) vardır. Onları anlamak kolaydır, çünkü aşkı seks, seksi de salt bir "ihtiyaç" olarak algılarlar. Neyse, bizim konumuz onlar değil.
Duygusal anlamıyla aşık olan ya da başka bir deyişle, sevdalanan kişilerin aşk korkularının gerekçeleri birbirine benzer.
Bakın işte, yine açıklama gerektiren tuhaf bir laf ettik; "duygusal anlamıyla aşık olan" dedik. Duygusal olmayan aşk var mıdır diyeceksiniz, bencileyin safoş safoş! Elbet var! Günümüzde ne yazık ki, duygusal olmayan "aşk"lar(!) da yaşanıyor, hem de geçer akçe olarak. "Magazin basını"nda görmüyor musunuz, "bir haftalık aşkını terk etti" ya da "bir gecelik aşk yaşadı" gibi haberler gırla gidiyor. Geçenlerde bir meslektaşımız yazısında buna isyan ediyor, aşkın anlamının pespayeleştirilmemesini istiyordu. Bunlara aşk denmez, yatmak denir gibilerden itirazda bulunuyordu. Belki de "çıkma" sözcüğü bu tür ilişkilere daha iyi yakışıyor. "Bir haftalık çıkma, bir gecelik çıkma" gibi...
Gelelim, gerçekten aşık olduklarını anlayanların ya da sananların bu aşktan korkmalarına.
"Niye sanan?" diyeceksiniz. Çünkü, gerçekten güçlü bir aşka, bir sevdaya yakalandılarsa bütün korkuları zaten aşmışlar demektir. Aşık olup bağlanmaktan korkmalarının nedeni, aşkın getirdiği sıkıntılara katlanmaktan kaçmanın zoraki ya da yapay bir gerekçesidir, kılıfıdır.
Bu korkmanın temelinde ise aslında eskiye özlem yatmaktadır. Tabii ki, "mazisi zengin" olanlar için daha geçerli bu.
Son aşklarına karşı Çin Seddi gibi öne çıkardıkları korkunun nedeni eski aşklarının ya da çıkmalarının onlarda bıraktığı ve kişiliklerine işlemiş olan birikimin sonucudur. Son aşka bağlılığın sıkıntıları / kısıntıları, gelgeç eski aşkların yaşattığı renkli hayatın yanında rahatsız verici olabilir. Bilinçaltı "Ah nerede o eski aşklar" diye bir özlem duyabilir. Bu da bilinçüstünde "Bu aşka bağlanmaktan, sürekli acı çekmekten korkuyorum" şeklinde ifadesini bulabilir.
Ne diyor Güler kazmacı: "Belki de yılların 'alacaklı' gibi kapına dayanacağını aşık oluncaya kadar hiç düşünmedin."
Evet, geçmiş yıllar, önceki aşklar...
Eğer hala önceki "çıkma"larınızın değer ölçüleriyle yaşıyorsanız, sevda denilen o benzersiz duygular yumağının yüreğinizin içinde kıpırdanmasından elbet korkarsınız.
Oysa unutun geçmişi, kurtulun korku bahanelerinden, bırakın yüreğinizi sevdaya, erişin tanımadığınız mutluluğa.
İtalyan şair Roberto Pozzi'nin söylemiyle bitirelim: "Sen yolun yarısında kendine kış molası veren yazsın."
Yolun yarısında kış molası veren yaz olmayın.
Bir şiir
Antalya'da yayımlanan "Bahçe"nin sonyaz sayısı "ölüm" konusuna ayrılmış. Ölüm konusunu işlerken bile yaşamın cıvıltılarını yansıtan dizeler Hüseyin Atabaş'ın imzasını taşıyor. Aşktan ve ölümden korkanlara ithaf olunur:
"Gün penceresini açar açmaz leylim, / başımda esmeye başlıyorsun, / sen gökyüzümü okşarken / dinle, tarifsiz güzelleşiyor dünya."
Yazara E-Posta: ngureli@milliyet.com.tr
|
|