14 Ekim 2000 Cumartesi 
 ANA SAYFA
 SİYASET
 HABER
 EKONOMİ
 DÜNYA
 SANAT
 EĞİTİM
 YAŞAM
 SPOR
 YAZARLAR
 ENTELLEKTÜEL B.
 OKUR TEMSİLCİSİ
 ÇİZERLER
 SAĞLIK
 MAGAZİN
 OTOMOBİL
 ASTROLOJİ
 İNTER EKRAN
 HAVA DURUMU
 VİTRİN
 TEKNOLOJİ
 İŞ YAŞAMI
 PAZAR SOHBETİ
 MİLLİYET 50. YIL
 E-POSTA
 ARŞİV
 KÜNYE
 TÜRKÇE KARAKTER
 REKLAM TARİFESİ
 YARDIM SAYFASI
Duygu ASENA Fotoğrafı: 8597 bayt
Tecavüz edilen suçlu!

asena.jpg        Gazetede bir haber, “KADINLARIN ÇOĞU TECAVÜZÜ ARZULUYOR". Başlık, tırnak içinde verilmediğinden, şaşkınlıkla “bu da ne" derken, üst başlığı görüyorum; “polis, stajyer hakim ve savcıların ortak görüşü" buymuş!..
       Bu konu günlerdir sürüyor. Hatırlatayım: Adli Tıp Enstitüsü, cinsel saldırılarla ilgilenen meslek grupları arasında bir araştırma yapıyor ve bunun sonucunda araştırmaya katılan polislerin yüzde 66’sı, stajyer hakim ve savcıların yüzde 52’si, “kadınların dış görünüş ve davranışları tecavüze kışkırtır" görüşünde birleşiyorlar. Psikiyatrist ve psikologların çoğu ise bu görüşün yanlış olduğunu savunuyor.
       İşin vahameti ortada: “Tecavüzcüöyü yakalayacak ve yargılayacak olan insanlar, tecavüzcüyü değil, tecavüz edileni suçluyor... Böyle bir ortamda, bizler de kalkıp, “taciz ve tecavüzden utanmayın, başınıza gelirse çıkın ortaya, şikayet edin" diyoruz... Kimi kime şikayet edecek tecavüze uğrayan kadın!..
       Yıllardır bu konuyu yazarım ve yıllardır bu “ahmakça" görüşü savunan erkeklere şaşıp kalırım. Kadın açık saçık giyinirse tacizi hak eder, tecavüz edenin suçu hafifletilir diyen erkekler hiç düşünmüyorlar mı, kendi cinslerine nasıl ağır bir hakaret ediyorlar?
       Yani şöyle diyorlar: “Erkek cinsi daha evrimini tamamlayamamıştır... O nedenle düşünce ve irade mekanizmaları yeterince gelişmemiştir. Gelişmeyince ne yapar? İçgüdülerine göre hareket eder. Yani kolları, bacakları açık bir kadın gördüğünde, fizyolojik dürtüleri harekete geçer, irade ve düşüncesi olmadığından kendini engelleyemez ve içgüdülerine göre derhal o kadına tecavüz eder. Yani erkek hayvana benzer, canı çekince saldırır..."
       Kusura bakmayın, bunlar benim düşüncelerim değil, bunlar, erkeğin tecavüzünü “kadın açık giyinmişti" diyerek haklı çıkarmak isteyenlerin, bilinç altında kendi kendilerini tanımlamaları!..
       Eğer insan, üstün bir varlıksa, onu hayvandan ayıran düşünmek gibi bir özelliği varsa, niçin karşısındakinin istemediği bir şeyi zorla yapsın, öyle değil mi?

       Hukukçu itiraz etmedi
       Bu araştırmada başka sonuçlar da çıkmış: Örneğin “bir erkek bir kadına para harcamışsa kadın istemese bile cinsel ilişkide bulunma hakkına sahiptir" görüşüne de en çok avukat, hakim ve savcılar sahip çıkmış... Buna inanmak istemiyorum. İstiyorum ki hukuk öğrencileri, hukukçular bu görüşe karşı çıksınlar, itiraz etsinler... Ama yapmadılar.
       “Parayı veren düdüğü çalar" mantığı... Kadına para harcadınız mı, onun sahibi oluyorsunuz. O zaman o kadın, erkek ne istese yapmak zorunda, eğer yapmazsa, zorla yapmak hakkına sahip sanıyorlar kendilerini... Üstelik, bu görüş, pek çok evlilik içinde de aynı. Ama evlilik içinde tecavüz gündeme bile gelmiyor; çünkü bu durumda kadının istememesi söz konusu değil, çünkü o bir köle... Paralı ya da parasız, kadın istemezse yapılan her davranış tacizdir, tecavüzdür... Bunun aksini savunmak, kendini hayvanla bir tutmak demektir.
       “Kadın tecavüzü istiyor" görüşüne ise yüzde 16 ile polisler onay vermiş. Hukuk kesimi ve adli tıp uzmanları da onaylamış... “Tecavüze uğrayan kişi, suçlanan kişiyle daha önce cinsel ilişkide bulunmuşsa, bu durum saldırının ciddiyetini azaltırömış!.. Bu insanlara göre, bir kere bir kadınla ilişkide bulunulmuşsa artık her istediği zaman kadın evet demek zorunda. Onun bir malı gibi yani...
       Bir kadının, bırakın tecavüzü, istemeden sevişmesi bile dayanılmaz bir durumdur. Bir kadın, erkeği kucaklayıp, öptükten sonra bile sevişmekten vazgeçebilir... “Ben erkeğim" diyerek ille de ısrar etmek bile ilkel bir durumdur.
       Yukarıdaki çarpık fikirleri savunanlar, “ne yapalım ben ilkelim" diyorlarsa, kanun yapıcılar ve koruyucular ilkel olmasın ki, bu ilkellikler cezasını görsün.

Ben misafir değilim...

       Çok yolculuk yapıyorum. Bunların yarısından fazlası Türkiye’de Doğu’yu Güneydoğu’yu kapsıyor. Buralara gittiğim zaman, daha adımımı atar atmaz şu soruyla karşılaşıyorum: “Nasıl buldunuz?.." Sanıyorum almaya alışık oldukları yanıt şu: “Nefis bir yer, suyu havası mükemmel, hele insanları, çok cana yakın..." Böyle yapmazsanız, açıkça düşüncelerinizi söylerseniz, sinirleniyorlar. Davet ettiler ya, öveceksiniz.
       Tuhaf bir “şehir ve yöre fanatizmi" ve tuhaf bir “misafir yalakalığı"...
       Ben bunu yapamam... O, bakımsızlıktan eski güzelliğini yitirmiş, berbat binalarla çirkinleştirilmiş, tarihi yok edilmiş kente “aman ne güzel" diyemem... Toz toprak içinde kahve önünde oturup, geçen kadınlara bir selam vermeden dik dik bakan kimilerine “aman ne şeker insanlar" diyemem. Otelinin odasına havlu koymayan, bahçesine bir çiçek dikmeyen otelciye, “ne de güzel otel" de diyemem...
       Burası hepimizin ülkesi... Gittiğimiz yerlerde “yağ çekmeye" gerek yok. Ülkesini sevmek de “en büyük Türk, benim memleketim en güzeldir, Türk insanı harikadır" diye durmadan kendi kendini övmekle olmaz. Olumsuzlukları göreceksin, bıkmadan söyleyeceksin ki bir yerlere ulaşılsın, düzeltilsin.
       Türkiye içinde gittiğim hiçbir yerde kendimi misafir hissetmiyorum. Amacım bir şeyleri düzeltmek, katkıda bulunmak. Onun için de asla misafir nezaketi göstermiyorum. Ne düşünüyorsam söylüyorum. Ama sonunda şu oluyor: İşte size bir örnek: Besnili Avukat İsmail Kiran e-mail çekiyor ve diyor ki:
       “... Besni hakkındaki yazınızı okudum. Sizi davet eden ve izleyen biri olarak yazdıklarınızdan memnun olamadım maalesef, biraz daha yumuşak ifade edebilirdiniz... Belki kaş yapayım derken göz çıkardınız. Sizi davet ettik, size daha önce verdiğim değeri kaybetmek için çağırmadık sanırım. Yine de bizi kırmayıp geldiğiniz için ve bazı gerçekleri dile getirdiğiniz için ve Besnilimi gazetenizde yanlış da olsa tanıttığınız için teşekkür ederim..."
       Görüyor musunuz? Sizi davet ediyorlar... Ta oralara gidiyor, canınız çıkana kadar geziyorsunuz. Ama davet edildiğiniz, yani bir lokma ekmeklerini yediğiniz için onlara iltifat edip yağ yakmanız gerekiyor. Bu mu sizin misafirperverliğiniz diye sormazlar mı size şimdi? Eleştirdim diye bana verdikleri değeri yitirecekmişim. Siz o zaman yağmalanan tarihi, heyelan bölgesine yapılan şehri, çiçeksiz meydanları, otelsiz, sinemasız şehirlerinizi beğenin, birbirinizi pohpohlayarak mutlu mutlu yaşayın. Bizi ne diye çağırıyorsunuz değil mi?

       Aptal bir dedikodu
       Bu Besnili avukata yukarıdakilere benzer kısa bir cevap yazıyorum ve bakın ardından nasıl bir email alıyorum:
       “... Sizi uzun süredir takip ediyorum bazı konularda çok aşırıya kaçıyorsunuz, kusura bakmayın size bir sorum olacak, sizin kanser hastası olduğunuzu duymuştum. Hâlâ tedavi gördüğünüzü biliyorum ama yanılıyor da olabilirim. Bazı arkadaşlarım sizin hastalığınız nedeniyle çok sivri yazılar yazmaktan çekinmediğinizi ve herkesin damarına bastığınızı belirtti, bu konudaki fikrinizi öğrenmek isterim. Ama şunu bilmenizi isterim, asla kırmak istemem sizin gibi güzide ve mesleğinin doruğunda olan bir yazara söz atmak benim haddime düşmez. Ancak sizi övmek yakışır, bir kabalık ettimse özür dilerim..."
       Buna ne buyrulur şimdi? İlle düzenin adamı olacaksın... Size verilmiş, dayatılmış her şeye boyun eğeceksin... Herkesin konuştuğu gibi yazacak ve düşüneceksin... Kabullenilmiş, tabulaşmış bir şeyin karşısına çıkmayacak, beni yanlış anlayıp binlerce şeyle suçlarlar diye düşünüp, susacaksın... Bir ben mi kaldım bunlarla mücadele edecek diyeceksin...
       Eğer böyle olmazsan mutlaka bir sebebi var... Ya ölümcül hastasındır, nasıl olsa ölüp gideceğim diye yazıyorsunudur... Ya da marjinalsindir, anormalsindir... Birilerinin yakınısındır... Hiç kimse düşünmez ki belki de hepsinden normali o konuşan kişi...
       Yine bir mail attım İsmail Bey’e elbette... Turp gibi olduğumu ve böyle iğrenç dedikoduları çıkartanların önce aynaya bakıp ben niye susuyorum diye kendilerine sormalarını söyledim...
       Siz bu yazıyı okurken ben yine Güneydoğu’dayım, yine ne görürsem onu yazacağım.

       “Mal rejimi sözleşmesi, ancak ayırt etme gücüne sahip olanlar tarafından yapılabilir. Küçükler ile kısıtlılar, yasal temsilcilerinin rızasını almak zorundadırlar."
       (Medeni Kanun Tasarısı Madde: 205)



Yazara E-Posta: dasena@milliyet.com.tr

© 2000 Milliyet