Bundan 25 yıl önce gitmiştim Safranbolu’ya. Metin Sözen’in "Safranbolu’yu görmeyen insan, bu ülkede bir gözü kör gibidir" demesiyle, iki gözü bile az bulan ben, soluğu Safranbolu’da almıştım. O zamanlar ne Safranbolu, ne de o muhteşem evleri bu kadar ünlenmemişti. SİT alanı ilan edilmemiş, henüz UNESCO’nun "Dünya Kültür Mirası" listesine alınmamıştı. Ama o güzelim evlerde yaşayan güzelim insanlar koruma bilincine sahipti...
Aradan çeyrek asır geçtikten sonra gördüğüm Safranbolu, özelliklerinden, değerlerinden bir şey yitirmemiş, aksine kazanmıştı. Elbet eski yerleşim bölgelerinden, Çarşı ve Bağlar diye adlandırılan bölgelerden söz ediyorum. Yoksa yeni yerleşim alanları, tüm Anadolu kent ve kasabalarının anarşik betonarme yapılanmalarından farksız...
Dillere destan Safranbolu evleri 18. ve 19. yüzyıldan kalma. Taş kaplama dar sokaklar... Geniş hacimli, ahşap çatkılı, taş ve kerpiç örgülü, beyaz badanalı, dar ve sık pencereli, ahşap doğramalı, damları kırmızı kiremitli, çatıları geniş ve uzun saçaklı evler... İçlerinde mutlak sofalara açılan odalar, odalarda çepeçevre sedirler, ortada havuzlar, yaşmaklı ocaklar, el işi keten perdeler, dolapların içinde rengarenk yorganlar... Tavanlarda, kapılarda dolap kapaklarında Rum, Ermeni, Türk ustaların elinden çıkma ahşap oymacılığı...
Bütün saydığım bu ayrıntılar, yalnız Safranbolu’nun zenginliği ya da insanların estetik duygusuyla değil, yaşama biçiminin belirlediği işlevlerle örtüşüyordu. (Geniş aile, her odaya bir gelin ve çocukların yerleşmesi, her odanın dolap içi mutfaktan banyoya, bir evin tüm işlevlerini barındırması, iklim koşulları vb... Yerim az, telegrafik yazıyorum!) Yaşama biçimi değişince, işlevler değişince, yapıların da değişmesi kaçınılmazdı.
İşte, 1975’ten bu yana, başta Kültür Bakanlığı olmak üzere, sonra Turizm Bakanlığı ve çeşitli vakıf, derneklerin çabasıyla iki bin kadar ev korundu.
Bence bu evlerin en müthiş yanı birbirine olan saygıları, sokağa saygıları, doğaya saygıları... Dik yamaçlara kurulmuş biri ötekini örtmüyor, gizlemiyor, biri ötekine gölge etmiyor. Sanki fotoğrafçıya poz verir gibi sıralanmışlar, "beni de çek, beni de çek" diyorlar... (Tıpkı Yedigöller’deki gibi orada da fotoğraf kulüplerinden gençlerle karşılaştım).
Gelgelelim demircileri, bakırcıları, dericileri, kalaycılar, çarşıları, hanları, hamamları, camileriyle ve taş işçiliğinin döktürüldüğü çeşmeleriyle, çakıl taşı avlularıyla, kendisi müze niteliğinde olan Safranbolu’nun tek müzesi yok. Evet kimi evleri "gezi evi" yaftasını görünce, 750 bin TL karşılığında geziyorsunuz ama aynı şey değil. Yalnız mimarisi, yapı sanatıyla değil, tarihiyle, coğrafyasıyla el sanatlarıyla, babadan oğula geçen meslekleriyle yaşayan bir müze gerekli buraya.
Ayrıca, bir kültür merkezi, büyük bir toplantı salonu yok. Yatak sayısı kısıtlı. Turizme açıldı, diyorlar. Pansiyona, otele dönüştürülen eski evler, konaklarla toplam yatak kapasitesi 600 küsur. Oysa burası özellikle kongre turizmine öyle elverişli ki (Ankara’ya 220, İstanbul’a 395 km). Bu yılın ilk on ayında 48 bin yerli, beş bin yabancı (birinci sırada Japonlar, sonra Fransızlar, Almanlar) gelmiş.
Çevre kanyonlar, dereler, akarsular, ormanlar ve birbirinden ilginç köylerle dolu. Doğa turizmi içinde sonsuz olanakları var. Yolunuz düşerse, Yörük Köye gidin. Ve Yörük Köyde Leyla Gencer Sokağı’nı görünce sakın şaşırmayın. (Babası, oralı.) (Teşekkürler İstemihan Talay!)
Hiç unutmam, 25 yıl önce Safranbolulu Fatma Nine söylemişti: "Bizim bu güzel evlerimizde insan rüya görür. Bir defa torunların yeni evinde kalacak oldum, rüyalarım kaçtı. Rüyadan kesildim. Kendi evime döndüm rüyalarıma kavuştum."
Safranbolu’ya gidin, içinden rüya geçen evleri yaşayın!