Bu, İngiliz yazar Graham Greene'in ünlü romanının adıdır. Fakat buradaki "mesele" o romandaki mesele değildir; buradaki "mesele" Türkiye'yi kimin yönettiği meselesidir ve onun "esas"ı bugün ülkenin en önemli sorunudur. Hele, AB'ye girerken.. Elbette ki ülkelerin nasıl ve kim tarafından yönetildiği en açık şekilde, Anayasada hükümlerini bulur. Oraya bakıldığında bizde bunun cevabı "milli iradenin hür genel seçimlerle belirlenmiş temsilcileri"dir.
Bir başka deyimle, "seçilmişler"dir. Ancak seçilmişler, adına devlet denilen bir mekanizmayı işletmek için oradadırlar. O mekanizmanın - özellikle gene bizde ve bizdeki önemlerine göre sıralanmalarıyla - başlıca dişlileri askerler, bürokratlar ve yargıçlardır. Bunlar, "atanmışlar"dır. Cumhuriyetin karşıtları, eğer bunu demokrasi havariliği kisvesi altında yapıyorlarsa, ona kusur diye hala "seçilmişler"in, "atanmışlar"ın sultası altında bulunmasını göstermektedirler. "Hala".. Çünkü bunu kuruluş ve devrim yıllarında "kabul edilebilir" saysalar bile - o da, en insaflıları - yeni hayat tarzımız olan demokrasiyle bağdaşır görmemektedirler.
Onun için "2. Cumhuriyet"i salık vermektedirler.
Bu, prensipte doğru, ancak gerçekte kaba bir yutturmacadır. Demokratik hayatımızın vazgeçilmez başuçu kitabı olan 1961 Anayasasında seçilmiş/atanmış bütün güçler yerli yerine oturtulmuşlardır ve mekanizma hiç bir dişlisine öteki üzerinde egemenlik kurma olanağı vermemektedir. Direksiyon, seçilmişlerin kurduğu hükümetin bir seçilmiş olması gereken başkanının, Başbakanın elindedir.
Olmazsa olmaz şart
Bunun bir tek şartı vardır: Direksiyonu tutan adama bütün dişlilerin "en sonda en doğruyu onun yapacağı inancı" içinde olması ve onun, bu saygıdan gelen otoritenin sahibi bulunması.
Ancak o zamandır ki asker, bu Anayasanın cevaz verdiği şekilde, görüşünü Hükümete MGK'da açıktan duyurur ve sadece orada açıktan duyurur. Ondan sonra, her hangi bir isim altında, kamuoyunun askerden ses işitmesi bahiskonusu olmaz.
Aynı şekilde, bürokratlar da Başbakana tavsiyelerini kapalı kapılar arkasında yaparlar; onu ikna etmek için gerekirse tartışırlar da; fakat sonda onun vereceği emri yerine getirirler. Medyaya, izinli veya izinsiz, demeç vermezler. Tabii, istemeyen görevinden ayrılır.
Dişliler ancak, ne yapacağını bilmez; günde üç kere konuşup üç daldan çalan ve her dalgaya kafa sallar görüntüsü veren; en önemlisi her hangi bir prensipten mahrum otorite sahiplerine karşı, o da "nefis müdafaası" zaruretiyle - fikrin müdafaası anlamında - zaman zaman diş çıkarmayı kaçınılmaz sayarlar.
* * *
Bu, "seçilmiş/atanmış çatışması" değil, iktidar pejmürdeliğidir. Meselenin esası da budur.