KARAR alınıp emir veriliyor: - Sen, sen ölüm orucu yapacaksın! Başlıyor ölüm orucu... Bütün çabalara rağmen sürdürülüyor. Çünkü emir var: - Ölüm orucunda öleceksiniz! Müdahale başlayınca, örgütün cezaevinden telefonla verdiği emri TV'lerde kendi seslerinden dinledik: - Bir arkadaşımız kendini yaksın ve verin düşmana! Ve TV'lerde haberi dinliyoruz: "Bir mahkum kendini yaktı..." Bu nasıl iş? Bu nasıl şartlanma?
İnsan hayatının değeri sıfır! İnsanlara açlıktan kıvrana kıvrana ölme emri verilebiliyor! Diri diri yanma emri verilebiliyor! Zorla ya da 'gönüllü' insanlar açlıktan kıvrana kıvrana ölüyor, diri diri yanıyor!
* * * İNSANOĞLUNU hayata bağlayan bütün değerler yok edilip, "korkunç bir yıkıcılık duygusu" olmadan bu eylemler yapılabilir mi?
Önce "dışarı"da iken terör eylemleriyle hayatlar söndürülüyor. Sonra "örgüt" uğruna, örgütçülere açlıktan ölme ve diri diri kendini yakma emri veriliyor ve yerine getiriliyor da...
Bu "korkunç bir yıkıcılık duygusu" deyimi, büyük Rus romancısı Dostoyevski'nindir.
19. yüzyılın sonunda Rus anarşisti Neçayef, örgüte ihanet ettiğini düşündüğü bir arkadaşını öldürünce yakalanmış, örgüt ortaya çıkarılmış, Rusya şoke olmuştu. Dostoyevski'nin "Cinler" adlı muhteşem romanının konusu bu olaydır: "Ben Cinler adlı romanımda, yürekçe de ruhça da en temiz insanların bile böylesine bir canavarlığa sürüklenebilecekleri çeşitli durumları anlatmaya çalıştım..." Doğuştan kötü değildirler elbette... Acılı anneler elbette evlatlarının ne kadar "iyi çocuk" olduğunu biliyorlardır. Onları bu hale yönelten psikolojik ve sosyal sebepler vardır. Ve bir de ideoloji ve örgüt boyutu vardır.
* * * ALBERT Camus, "Başkaldıran İnsan" adlı mükemmel eserinde bu tür örgütlerde nasıl bir 'ideoloji' olduğunu anlatırken, Rus anarşizminin önde gelen isimlerinden Pisarev'in bir sözünü aktarır: "Darwin haklı olduğuna göre, Lamarck haindir!.. Müthiş bir öfke, korkunç bir düşünme darlığı. Böylece hayattan kopup 'örgüt' denilen "sık dokulu" yani bireysel düşünmeyi ve davranmayı yok eden "cihaz"ın bir "parçası" (aparatçık) haline gelinir. Sağcı, solcu bütün fanatik ideolojilerin ve terör örgütlerinin özelliği budur.
Neçayef'in kendisi "Devrim Dini" adlı kitabında yazmıştı: "Devrimcinin ne gönül ilişkileri olabilir ne de sevdiği varlıklar... Her türlü romantizmden, duygululuktan, heyecandan, cazibelerden arınmış olmalıdır..." Onlar anneler için Ahmet'ir, Mehmet'tir, Ayşe'dir elbette... Ama örgüt için onlar bir araçtır, yakılacak, açlıktan öldürülecek... Yeter ki örgüt bu yolla güç gösterisi yapsın, sempatizanlarını motive etsin...
Ve açlıktan ya da kendini yakarak ölüme gidenlerdeki "martir" duygusu!
Bu sosyal ve psikolojik sebeplerle onyıllardan beri Türkiye'nin gündeminde bu sorun var.
Artık "aydınlar"ın sadece devletçi baskılara karşı değil, hiçbir kural tanımayan "sık dokulu" örgüt baskılarına karşı da "özgür birey"i sahiplenmelerinin zamanı gelmiştir, hatta çok gecikmişlerdir bile...