Ölüm oruçları ve (F) tipi cezaevleri sorununun, kimse ölmeden, kan dökülmeden çözülmesi toplumun ortak beklentisi ve dileğiydi. Olaylara özellikle "insani boyut" açısından bakanlar, bir "uzlaşma"ya varılmasını istiyorlardı.
Adalet Bakanı ve hükümetin, (F) tipi cezaevlerinin açılmasının ertelendiği ve "toplumsal mutabakat" sağlanmadan açılmalarının söz konusu olmayacağı yönündeki açıklamaları, ölüm orucundaki tutuklu ve mahkumları "ikna" etmeye yetmediği gibi yeni talepler gündeme geldi.
Bu aşamadan sonra olay, "insani boyut", "fiziki ve psikolojik ortam" ekseninden çıkıp, siyasi eksene girdi. Cezaevlerine müdahaleden sonra ortaya çıkan gelişmeler, bu eksenin hakim unsur olduğunu gösterdi.
Müdahaleden sonra, insani boyut, cezaevlerinden çıkan ambulansların önüne yatan, tamponuna yapışan, camına sıçrayıp içindekini görmeye çalışan, elleriyle minibüsleri durdurmaya çalışan, yerlere yuvarlanan anne ve babaların; şehit haberi almış anne ve babaların, iç acıtan feryatlarında, görüntülerinde kaldı. Doğurduğu mahkum da, asker de olsa, anne yüreğinin kontrol edilemez, durdurulamaz yürek çırpınışları insani boyutun ta kendisiydi. Ama olaylara yön veren bu değil, siyasi boyuttu...
Bundan sonra olayların siyasi yönü daha belirgin hale gelecektir. Cezaevlerindeki eylemler ve (F) tipi cezaevi tartışmalarıyla birlikte başlayan gelişmeler bundan sonrası için düşündürücüdür...
Polis otobüsünün uzun namlulu silahlarla taranması, arkasından Çevik Kuvvet mensubu polislerin "intikam" sloganlarıyla silahlarını havaya kaldırarak yürümeleri, hemen ardından kent merkezlerinde "polise, devlete yardımcı oluyoruz" diye ortaya çıkan ve polisle birlikte gösterici kovalayıp, taşlayan gençlerin hareketleri, üniversitelerde yayılmaya başlayan "ülkücü", "devrimci" öğrenci çatışmalarının boy göstermesi düşündürücüdür.
Ucu görünen süreç budur...