Cezaevinin önündeki televizyon muhabiri, olayları aktarırken, "şehit olmuştu" diyor önce...
Ardından hemen toparlıyor: "Düzeltiyorum; ölmüştü. Kendini yakıp güvenlik güçlerinin üstüne gelirken öldürülmüştü."
. . .
Bir "ölüm iklimi", gencecik insanların ölümünü bildiren genç muhabirin dil sürçmesiyle böyle yansıyıverdi. "Şehit" olan görevli genç askerler... "Ölen, öldürülen", ama "bir arkadaş kendini yaksın" diyen örgüt dilinde "şehit" denen genç insanlar.
Yılların birikimleri, aymazlıkları ile "insan hayatı"nı umursamayan devlet ve "örgüt" katılıkları, önlerine cenazeleri, arkalarına gözleri yaşlı, yürekleri tükenmiş anaları katıverdi yine.
. . .
Ölüm orucunda "ölüm sınırı" denilen 60'ıncı güne gelindiğinde, o çok telaffuz edilen "ölüm", açlık bir yana, alevlerle, mermilerle randevuya geliverdi. "Hücrede ölmemek" için "ölmeye yatan, yatırılan" gençler ile "ölüm orucunda ölmesinler" diye "öldürmeyi, ölmeyi" göze alan devletin eylemi, bu ülkeye yıllardır karabasan gibi çöken ölüm ikliminin inanılmaz bir tezahürü olarak buluştu.
Bu ülkenin, bu toprakların, devletten ya da "devlet karşıtı"ndan, "ölüme karşı" bulabildiği tek anti - tez yine ölüm!
Nasıl bir cenderedir ki bu...
Ne söze, ne akla, ne vicdana... ne de yaşam hakkına nefes aldırıyor.
O tabutları bayrağa sarılacak "şehit" gençler de, kuytu bir mezarlıkta sıkılı yumruklar eşliğinde defnedilecek gençler de, sözün, aklın, vicdanın, hatta hayatın uzayıp giden cenaze alayına ekleniyor.
. . .
Devlet haklı, haksız... Geç kaldı, erken davrandı... Elbette, algılamalarımıza, fikirlerimize göre hepimiz farklı farklı düşünebiliriz.
Örgüt ve direniş katılığı iknayla çözülebilirdi diye yahut "ölüm saplantısı" hiçbir söze hayat hakkı tanımazdı diye de düşünebiliriz.
Ama dünden, "ölüm iklimi"nin dünkü sağanağından yansıyan bir tuhaflık daha var:
Cezaevindeki "ölüm inadı"na karşı devlet, Adalet Bakanı'nın ağzından "F tipine nakiller olmayacak" sözü vermişti. Dün, "söz"ün ölümüne bir de bu "söz"ün öldürülmesi eşlik etti.
Yani, sözlerden de dönülmesiyle, başlanılan noktaya tekrar dönüldü.
Üstelik "ölüm iklimi" her bakımdan, her taraftan daha da kesifleştirilmiş olarak.
Ve "provokatif" saldırılarla yayılma emareleri göstererek.
. . .
"Önce hayat" inancı, hiç gidilemeyecek bir ülkenin duvara çivilenmiş hülyalı manzara resmi gibi asılı kalıyor işte.
Çerçeveyi şöyle bir düzeltiyoruz ve sonra yeniden...