22 Aralık 2000 Cuma




BİZE ULAŞIN



HABER İNDEKSİ



ARŞiV



YARDIM



KÜNYE



·  SON DAKİKA  
·  ANA SAYFA  
·  GÜNCEL  
·  SİYASET  
·  EKONOMİ  
·  YAZARLAR  
·  SPOR  
·  DÜNYA  
·  YAŞAM  
·  MAGAZİN  
·  SANAT  
·  SAĞLIK  
·  KADIN & MODA  
·  ASTROLOJİ  
·  OTOMOBİL  
·  ÇİZERLER  
·  TEKNOLOJİ  
·  TV'DE BUGÜN  
·  İŞ YAŞAMI  
·  ENTELLEKTÜEL B.  
·  OMBUDSMAN  
·  HAVA DURUMU  
·  CUMARTESİ  
·  PAZAR  
 
 




Bataklık çiçekleri

PARİS

     Bir yolculuğa çıktığınızı hayal edin. Ya da bir yolculuğun anılarına dalın birkaç dakika için ve sorun kendinize: "Beni en çok ne etkiledi o kentte?" O kent Diyarbakır olabilir, New York olabilir, İzmir, İstanbul, Atina ve... Paris olabilir. Kimisinde insanların etkisinde kalmışsınızdır, kimisinde binaların. İşte Paris, daha çok kendi yapısının, altyapısının, üstyapısının ama her şeyden önce taş yapısının görkemiyle Paris’tir. Özellikle kentin iç çekirdeğini, eski semtlerini dolaşırken, insan tarihte yaşıyormuş duygusuna kapılır, heyecanlanır. Bir sokağın Arnavut kaldırımlı taşları üzerinden kanlar akmıştır, tarih bilirseniz, bilirsiniz. Bir diğerinin köşesine, elli yıldan beri hala birileri, o köşede Alman kurşunları önünde düşmüş bir Paris direnişçisi için çiçek bırakmaktadır, görürsünüz. Beş yüzyıllık bir taş binanın son tahta kapısı, iki yüzyıl önce değiştirilmiştir yalnızca, "Acaba beş yüzyıl önceki nasıldı?" diye meraklanırsınız. Her taşın bir anısı, her anının bir tarihçesi vardır Paris’in eski semtlerinde.
     "Bataklık" diye bir semt adı olur mu hiç? Paris’te hiç yoktur, her şey olur ve dünyanın "ışıklar kenti" diye andığı Paris’in bugün en "in", en uçuk, en marjinal, dolayısıyla en pahalı ve gözde semti Marais, bataklık anlamına gelir, çünkü tarihte, tam olarak 1100’lü yıllarda olduğu hali, koca bir bataklığı yaşatmaktadır belleğinde. Bu semt, bugün bile aşırı sağcıların, ırkçıların ve maneviyatçıların gözünde bir bataklığa yataklık ediyor. Çünkü aşırı sağcılar, ırkçılar ve tutucu ahlak numuneleri, Marais’de açan her renkten, her ırktan, her cinsten çiçeğe tahammül edemiyorlar.
     Marais, Paris’in göbeğinde Paris’in göbek çukuru. Eşcinsellere, Yahudilere, sanatçılara ve modacılara kucak açıyor. Bu semtte, ırkçılık ve tutuculuk hariç, her şey mübah. Sanat galerileri, lezbiyen ve gay barlarıyla kucak kucağa. Hoşgörülü olmak koşuluyla herkese yer var, kimse kimseye karışmıyor, kimse rahatsız değil. Tapınağın Moruğu, yani Vieille du Temple adını taşıyan daracık sokakta, bir küçücük bar. Adını, içine tümüyle dolduran "At Nalı" biçimindeki tezgahından alıyor. Tezgahın arkasında ancak tek sıra durmak mümkün. Çünkü duvarla tezgah arasında sıkışan müşteriden arta kalan birkaç santimden, kaldırım üstündeki masalara servis yapan garson geçiyor. Geçerken, meraklı olduğunuzu anlayıp: "1908 yılından beri var bu bar. Bak şu duvardaki eski fotoğrafı görüyor musun? Fotoğraftaki yaşlı nalbant benim, yanımdaki kasap da şu gördüğün kasadaki arkadaş..." demeyi ihmal etmiyor. Kahkahalar birbirine karışıyor. At nalının ortasındaki bira musluklarına seğirten barmen tam bir şaklaban ve ancak iki yardımcıyla yetişebiliyor, siparişlere.
     Karşıdaki lezbiyen barı, erkekleri kabul etmiyor. Lezbiyen değilseniz, yalnız bir kadın olarak girmek biraz sakıncalı. Ama bizimki, cinsel ayrımcılık yapmıyor. Tezgah at nalı biçiminde olduğu için, her tür ve cinsten müşteriler mecburen karşı karşıya, dolayısıyla sohbet ortamı doğuyor. Altmış yaşlarında seçkin bir bey, önündeki tiyatro broşürünü okuyor dikkatle. Zaten kendisi de bir tiyatro yazarı. Adı, Gottfried Krüse. Buranın dört üç müşterisi gibi, Marais hayranı bir yabancı müdavimi. Ona rastlarsanız, size Türkleri çok sevdiğini söyler. Çünkü bir arkadaşı vardır Türk piyanisti. İstanbul’u iyi bilir Gottfried dostumuz. Konya’ya bayılır. Bir Rumi aşığı, tasavvuf meraklısıdır. Büyük bir Adnan Saygun hayranıdır. Onun Avrupa’da nasıl olup da bu kadar az tanındığına şaşırır durur. Gottfried dar açılı, kendisiyle koşullanmış Avrupa kültürüne bir türlü alışamamıştır. Onunla konuşursanız, Marais’nin Brötanya Haçı sokağındaki Yahudi lokantasını över size. "Harika Gulash ve Viyana Şnitzeli yapıyorlar," der ve devam eder:
     "Viyana Şnitzeli’nin tarihçesini bilir misiniz? Sizin Kanuni Sultan Süleyman tarafından icat edildiğini? Süleyman Sultan, incecik dövdürdüğü eti iki altın varak arasına koydurup pişirtirmiş. Şimdi çok ünlü lokantalar da varak kullanıyor ya, işte o zamanlarda altın yemek zengin adetiymiş. Sağlığa yararlı bilinirmiş. Viyana seferinden sonra, Sultan Süleyman ve ordularının anısına, şnitzeli benimseyip mutfaklarına katmış Avusturyalılar. Ama cimriler, altın varak yerine galeta ununa bulamışlar. Aynı tat olmasa gerek, yine de lezzetli!"
     Gottfried Krüse’ün anlattıklarında bir gerçek payı olduğuna eminim. Belki Kanuni, altın varaklı et yemezdi. Ama Avusturyalılar, bugün Parislilerin sahip çıktığı "Kruasan", yani ay çöreğini de Osmanlı ordularının Viyana’dan geri çekilişi onuruna icat etmediler mi? Belki ilk Viyana Şnitzeli’ni de, Kanuni’yi düşünerek pişirmişlerdir, kimbilir...
     


 PAZAR


Doğumsuzluk...
Kahve bahane, manken şahane!
KİM NE OKUYOR?..
CİNAYETİ yazıyor
Bu da kitabın formülü: 13+1
Cervantes Ödülü sahibini buldu
Çetin Altan’ın İstanbul’u...
Liberalleşmekten mi liberalleşememekten mi?
Magazin sendromu
Film-food keyfi
Roboköp Türkiye’de
Academia yenilendi...
Safran sağlıksız dükkan
‘Sarhoş olma hakkım olmadı’
Surf
Köşeyi dönün nokta com!
En seksi sanal kadın
VİTRİN
Zina AIDS’ten koruyor
Biz onurlu insan ihtimalini sevmiştik!
Rüzgarın bildiği
Yurdumuzu tanımalı ama nasıl?
Gecelerin loş sesi
Yabancı şefler lokanta kültürünü değiştiriyor
Bataklık çiçekleri
"İngilizleştirilmiş Thai"
Antoloji nasıl yapılır?
Kuş bakışı anıtlar


 SAYFA BAŞI 





© 2000 Milliyet