22 Aralık 2000 Cuma




BİZE ULAŞIN



HABER İNDEKSİ



ARŞiV



YARDIM



KÜNYE



·  SON DAKİKA  
·  ANA SAYFA  
·  GÜNCEL  
·  SİYASET  
·  EKONOMİ  
·  YAZARLAR  
·  SPOR  
·  DÜNYA  
·  YAŞAM  
·  MAGAZİN  
·  SANAT  
·  SAĞLIK  
·  KADIN & MODA  
·  ASTROLOJİ  
·  OTOMOBİL  
·  ÇİZERLER  
·  TEKNOLOJİ  
·  TV'DE BUGÜN  
·  İŞ YAŞAMI  
·  ENTELLEKTÜEL B.  
·  OMBUDSMAN  
·  HAVA DURUMU  
·  CUMARTESİ  
·  PAZAR  
 
 




"İngilizleştirilmiş Thai"

LONDRA

     Londra’nın en göz alıcı yerlerinden biri tiyatroları, operaları, restoranları ve barları ile ünlü Covent Garden’dır. Dar sokakları İngiliz mimarisinin muhafazakar binaları ile süslüdür. Gece gündüz demez, binlerce kişi ağırlar. Yine böyle kalabalık bir akşam, arkadaşlarımla tiyatroya yetişme telaşı içinde ona buna çarparak hızlı adımlarla yürürken, dışı renkli aynamsı cam olan, bölgenin mimarisine ve tarzına ters düşen modern bir yapının duvarlarında aksimi görünce bir an durakladım. Arkadaşımın "Bu oteli gördün mü, muhteşem" sorusuna ise sosyal cahilliğimin ortaya çıkmaması için cevap vermedim. "Aah! Yoksa bilmiyor musun? Burası Londra’nın son sansasyonlarından "St. Martins Lane Oteli" dedi. Başımı öne eğerek, kendi kendime, "En kısa zamanda yeni sansasyonu öğrenmeliyim, hiç olmazsa sonradan öğrenenler sınıfına katılırım" diye geçirdim.
     Ertesi gün ilk yaptığım iş otele ilişkin bilgileri almak oldu. Üç restoranı vardı. Japon, Fransız ve Uzakdoğu. Rezervasyon yapmak istediğimde en erken bir ay sonra için Uzakdoğu mönülü "Asia de Cuba" restoranda yer olduğunu söylediler. Tabii yeri ayırttım. Ve nihayet o meşhur cam kapının önündeydim.
     Kapıdan içeri girdiğimde, o da ne? Adous Huxley’in "Korkusuz Yeni Dünya"sı.
     Gözüm, büyük ihtimalle de beynim, minimalist lobiye yavaş alıştı. Az objeli mekana alışık olmadığım için hemen sindiremedim. Bir an kendimi tiyatro sahnesinde hissettim, tabii ben de baş oyuncuydum. Ultra modern ve inatla klasikmiş gibi gösterilen "yenieski" eşyalar yan yana ve iç içe. Bu görünümü pek yadırgamıyorum aslında. Güzel bir ahenk var bu kombinasyonlarda, görsel kelime oyunları gibiler. Üzerine bir şal atılmış yaldız oymalı bir koltuğun karşısında, kalıplanmış bronzdan (tahtadan oyulmuş hissi veren) elleri dizlerine dayalı ve Afrikalı bir "bushman"i hatırlatan alçak bir sandalye. Yakınına dizilmiş tabureler sanki bir şeyi hatırlatıyor bana. Azı dişleri mi yoksa? Altın rengindeler. Buluşların orijinalliği ile büyüleniyorum ama yine bir şey aklıma takılıyor. Her şey çok özenilerek dizilmiş, adeta sergilenmiş, değişik olmak, hayal gücünün sınırlarını zorlamak, deneysel, "ilk örnek" olma gayesi ile yola çıkılmış. İskambil kağıtlarından yapılmış bir ev hissi veriyor. Sanki bir parçayı yanlışlıkla çekerseniz rüya bitecek. Dekorasyonun günlük yaşamı kolaylaştırması yani fonksiyonel olması gerektiğini, savunduğum için kolay alışamıyorum. Ama 21’inci yüzyılın şartı sıradan görüntüler sunmak değil herhalde. Anladığım kadarı ile dekorasyon çarpıcı, dürtücü, düşündürücü olmalı.
     Bu zıt düşünceler ve karmaşık hisler içersinde restorana doğru ilerliyoruz.
     * Otelin sahibi Ian Schrager. Son yirmi yılın eğlence endüstrisinin en önemli girişimcilerinden. Amerika’da açtığı otellerle otelciliğin kurallarını ve standartlarını yeniden yazmış. Amerikalı ve uygulanması zor avangard fikirleri karlılığa dönüştürme meziyetine sahip. Birlikte calıştığı mimar ise Philippe Starke, mimarlık ve tasarımcılığın günümüzdeki devi. İç mimarlığını üstlendiği tasarılarda mekanlar ne denli fonksiyonel olursa olsun onlara mutlaka serüvenci ruhunu yansıtan bir karizma katıyor. Bu ikili ile ortaya çıkan "St. Martin’s Lane Oteli (ve hemen sonra yapılan Sanderson) Londra’nın genellikle muhafazakar tasarımlarla dolu ufuk çizgisinde, taze bir nefes gibi esiyor.
     * "Asia da Cuba"ya girerken bütün bunlar geçiyor aklımdan ilk anda kütüphanede hissediyorum kendimi. Duvarlarda ve kalın sütunlar etrafında eski yeni birçok kitap ahenkli bir şekilde dizilmiş. Aralarında küçük ekranlı televizyonlar ve büstler öyle. Çerçevelenmiş irili ufaklı fotoğralar hep insan portreleri. Sade masalara, bele kadar çıkan ayırıcı panolar kısmen gizlilik sağlıyor. Yüksek tavandan kablolarla sarkıtılan çıplak, gözü rahatsız etmeyen ampüller masaların üstüne kadar iniyor.
     * Samimi ama kibar genç bir garson masamızı gösteriyor, siparişi alırken de görüşümü kesmemek için yanımda çömeliyor. Menü kısa ve zarif. Yemekler çok güzel takdim ediliyor. Ismarladığım "Thai usulü Green Curryöli karidesler yerine püreye benzer ezme gelince, garsonu çağırdım ve yanlış yemeğin geldiğini söyledim. Bana siparişimin bu olduğunu söyleyince "Olamaz, ben Green Curry’li karides istedim" dedim. Bana "İşte, Green Curry’li siparişiniz aynen" dedi. Bense kendisine bunun yanlış olduğunu, benim siparişimin püre gibi değil soslu olduğunu söylerken, kibar garsonun kızmak üzere olduğunu sezinledim. "O halde bu Thai yemeği değil" deyince, "İngilizleştirilmiş Thai" cevabını aldım. Şimdi anlıyorum, yemekler de minimalize olmuş. Paranızın karşılığını daha çok ambiyans ile alıyorsunuz gibi geldi bana. En az 50 sterlin vermeye hazır olun. Tuvalete giderseniz kendinizi görme özürlü hisstemeniz mümkün. Sanki dümdüz bir duvar. Sifonu bulmak için 10 dakika uğraştım. Olur da yolunuz buraya düşer ve tuvalete girerseniz, çaktırmadan orada olanları izleyin. Yoksa yarım saatte çıkarsınız.
     * Yemek esnasında yeni açılan kardeş otel Sanderson’un "Uzun Bar"ından bahsedildi. Oybirliği ile geceyi Schrager ve Starck ikilisine ayırmaya karar verdik. 50 Berners Street çok uzak değil zaten. Bina eskiden ünlü döşemelik kumaş satan bir firmaya aitti. Burada camlı kapılardan içeri girince kırmızı dudak şeklinde bir koltukla karşı karşıya kalıyoruz. Girişin sağında uzun bar sol tarafta ise otelin lobisi. Ortasında üstü açık iç avlu. Philip Hicks’in tasarladığı Japon bahçesi. Binanın ilgi odağı.
     * Uzun Bar tıklım tıklım dolu. Saat henüz gece yarısını yeni geçmiş. İngilizlerin genç "jetset"i ile omuz omuzayız. Kimse kalabalıktan şikayetçi değil. Bilakis yakın duruş, üstü kapalı temas, şık giysiler içindeki kadın ve erkeklerin olagan davranışları. Yaş ortalamasına bakınca 18- 20’ler. Bir kadeh şampanyaya verdiğim 10 sterlin için bu gecenin tadını çıkarmaya karalıyım. Üstelik pırıl pırıl çelik bar sandelyelerinin beyaz kumaşla kaplanmış arkalıklarındaki uzun kirpikli iri kadın gözleri merakla süzüyor beni. Başlı başına sanat eseri olan 24 metrelik barın içten aydınlatılmış mermer sathına kollarımı dayararak ben de gençlerle "sosyalizasyon" sürecine katılıyorum.
     Şimdi sizlere güle güle demek istiyorum. İnşallah değişik bir gece geçirtebildim. Ben ne mi yapacağım? Otelin, evrenin bütün yıldızlarını gösteren meşhur asonsörüne bineceğim, Londra’da herkesin sözünü ettiği 1100 metre karelik Spa’sını gezeceğim.
     


 PAZAR


Doğumsuzluk...
Kahve bahane, manken şahane!
KİM NE OKUYOR?..
CİNAYETİ yazıyor
Bu da kitabın formülü: 13+1
Cervantes Ödülü sahibini buldu
Çetin Altan’ın İstanbul’u...
Liberalleşmekten mi liberalleşememekten mi?
Magazin sendromu
Film-food keyfi
Roboköp Türkiye’de
Academia yenilendi...
Safran sağlıksız dükkan
‘Sarhoş olma hakkım olmadı’
Surf
Köşeyi dönün nokta com!
En seksi sanal kadın
VİTRİN
Zina AIDS’ten koruyor
Biz onurlu insan ihtimalini sevmiştik!
Rüzgarın bildiği
Yurdumuzu tanımalı ama nasıl?
Gecelerin loş sesi
Yabancı şefler lokanta kültürünü değiştiriyor
Bataklık çiçekleri
"İngilizleştirilmiş Thai"
Antoloji nasıl yapılır?
Kuş bakışı anıtlar


 SAYFA BAŞI 





© 2000 Milliyet