Ağaçlar kurban edilmiş, çamura toz serpilmiş, üç tuğla üst üste gelmiş... Tapu yok, sıva belki, badana hak getire... Kiminde çatı var, kimi dümdüz; sanki Bodrum imajı!
Oysa, havadan süzülürken; denizi, köprüleri, camileri, Boğaz’ı, bazı evler arasına sızarak ayakta kalmayı başarmış da olsa yeşili ile gönülleri feth eden...
Bağrında iki imparatorluğun izlerini taşıyan...
İki kıtanın kucaklaştığı, el sıkıştığı canım kent...
Göz hizasına inince, sanki hortlak gibi...
Hatta daha da ileri, bir çirkinlik abidesi; insan haklarına (!) ve kanunlara inat, bir yapılaşma; işgal altındaki su havzaları, SİT alanları, hazine arazileri...
Hatta daha da ileri; "oy, oy" nakaratıyla, nesilden nesile emanet edilen dünya mirası "yaşam - kent"in, geçmişini bilmeden, geleceğini düşünmeden, sığ kaygılarını "koltuk" rantına çevirmeyi marifet sayan siyasetçilerin, yerel yöneticilerin armağanı...
Hepimizin, hepinizin cebinden çalınan haklar, hayatlar...
Salgın gibi yayılan, kimi iki, kimi üç, kimi beş katlı betonlar. İki kişinin yan yana yürüyemediği sokaklar, tek araçlık yollar.
Ve bu görüntünün adına İstanbul deniyor... Bir kasabayı andıran, ama oturana "nerede yaşıyorsun?" diye sorulduğunda "hıhh, İstanbul’da tabi" yanıtını verdiren "bu görüntü" rehabilite edilebilir mi?
Planlamacılar Derneği İstanbul Şube Başkanı Ahmet Turgut’a göre en az çeyrek yüzyıl alır. O da kaçak yapılara kesin bir neşter vurulursa.
Peki, var mı, bu ‘neşteri vuracak’ bir ‘babayiğit...’
Henüz görmedik de!