
|


Dil Tarih Coğrafya Fakültesi’nin hüzünlü yıldönümü
9 Ocak salı günü Ankara’da pek dikkati çekmeyen önemli bir yıldönümü kutlandı (65. yıl). Şarkla garbı birleştiren bir mimari eserin, Bruno Taut’un gerçekleştirdiği Dil Tarih Coğrafya Fakültesi’nin girişinde bir resepsiyon vardı. Törene Başbakan ve YÖK Başkanı da katıldı. Sayın Bülent Ecevit 1945’te Hukuk Fakültesi’ndeki öğreniminden vazgeçerek, bağışıklık sınavıyla İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümü ikinci sınıfına kaydını yaptırmış. Bir yıl önce davransaydı, pek sevdiği Sanskrit ve Hint dilinin büyük üstadı Walter Ruben’in öğrencisi olacaktı. Ruben bu tarihten kısa bir süre sonra Dil Tarih’i terk etmek zorunda olanların arasındaydı. Fakülteden giden diğer Almanlar gibi Amerika’ya değil, Doğu Berlin’e göçtü.
1935’te Atatürk, Fakültenin kurulması için adını koyarak talimat verdiği, merhume Afet İnan hocamın notlarından anlaşılıyor. Bugünkü Batıcıların ve kör Doğucuların aksine, Fakültenin kuruluş ilkesi, Türklüğü dünya tarihinin içinde özgün bir yere oturtmaya çalışan nesli ve zihniyeti temsil ediyordu. Fakültenin zamanlar ve mekanlara hükmetmeye çalışan bir bilim ocağı olarak düşünülmesidir; Mezopotamya’dan Rönesans Avrupası’na, Çin’den İngiliz Adaları’na, bütün zaman ve mekanlara... 1933’te Avrupa medeniyetini yıkacak Nazizm felaketinin önünden kaçan seçkin uzmanlar, bu Fakültede melce-i ilticayı bulmuştur. Landsberger (Asur bilimi), Hans Güterbock (Hitit bilimi), Rohde (Klasik diller), Eberhart (Çin - Japon bilimi), Ruben (İndioloji) vs. gibi... İlk kuşak öğrenciler sadece Türkiye’de değil, dünya çapında ün yapan bilginler olarak yetiştiler; Sedat Alp (Hititolog), Ekrem Akurgal (Klasik arkeolog), Kemal Balkan ve Muazzez İlmiye Çığ, (Sümerolog Hititolog), Tahsin Özgüç (Önasya arkeologu), Mübeccel Kıray (sosyolog), Halil İnalcık (Osmanlı tetkikleri), Osman Turan, Faruk Sümer, Mehmet Altan Köymen gibi. Liste daha uzayıp gider. Atatürk ve etrafı bazılarının devamlı tekrarladığının aksine sadece bir kültür değişiminin değil, dünyayı tanıma çabasının örneğini verdiler. Zaman ve mekanlara hükmeden sadece zengin ve emperyalist Batılılar değil, Asya’nın batısındaki eski imparatorluğun mirasçısı bir ulus da olmalıydı. Buğday ve incir satarak geçinen 15 milyon nüfuslu bir ülkenin çivi yazısı uzmanı yetiştirmesi, klasik arkeoloji ve Bizantinistik dalında uzmanlaşsınlar diye Avrupa’ya öğrenci yollaması nasıl izah edilebilir ki? Nitekim bugün bu hava hiç yok. 1980’lerin sonunda "açlık çeken Rusya’nın Slav ve Bizans uzmanlarını Türkiye’ye çağıralım; hem onlar gönenir, hem bizim çocuklar bir şey öğrenir" diye kapılarını çalanlara Ankara’daki bürokratlar "bu ne diyor" diye bakıyorlardı.
1947 olaylarıyla Fakülte büyük darbe yedi. Söz konusu olaylar galiba en objektif biçimde genç tarihçi Mete Çetik’in "Cadı Kazanı"nda anlatılıyor. İş sağ - sol meselesi değil; muhafazakar kanat hocalarından hukukçu Vasfi Raşid Sevig olayları; "görülmemiş edebsizlik" olarak vasıflandırıyor. Fakültenin yöneticileri ve rektör olayları kontrol edemezdi çünkü maalesef koridorlardaki kavgacılar arasında, dokunulmazlığına sığınan bazı CHP mebuslarının bulunduğu da malum. Ama olaylardan sonra da Ankara Üniversitesi ve Dil Tarihi yönetenler, gereken vakar ve cesareti gösteremediler ve mesele üç solcu ve solcu denen profesörün uzaklaştırılmasıyla kalmadı; ünlü Alman hocalara da aba altından yol gösterildiği anlaşılıyor. 1960’larda ise fakülteye "dışarda genç kalmasın" politikası ile talebe dolduruldu. Güzelim Bruno Taut binası garib bir mimari biçimsizleştirmeye uğradı, her yere sınıf yapıldı. Koridorlar ve eser teşhir yerleri bile iptal edildi. 1950’lerde kısa pantolonla annemin derslerinde bir köşede oturduğum fakültenin henüz şekli ve havası muhteşemdi. 1969’da talebe olduğumda ise lenduhaya dönmüş mektepte eskinin izlerini ancak koklayarak araştırmak gerekiyordu. Başbakanımız ve ilgili zevat bir zamanlar dünyanın sayılı beşeri bilim merkezlerinden biri olan bu kurumun, can çekişen haline eğilip, dertlerine derman olsunlar. O eski muhteşem kütüphanenin kalıntılarını kurtarmaya çalışan mustarip Dekanlığa yardımcı olsunlar; yeni kurulan Yunanca ve İbrance bölümlerine dışardan uzman hoca getirilmesini kolaylaştırsınlar. 1938’de biten fakültenin bugünkü binası o devrin Başvekalet ve Hariciye vekaletinden daha muhteşemdi: zamanla onun içi ve etrafı bir mimari ucube haleni dönüştürüldü. Bugünün yöneticileri daha çok imkana sahip ama, dünya çapında bir eski eser olarak korunması olarak korunması gereken bu binayı tamir için bile yeterli tesisat ayırmıyor.
PAZAR


Reklam mı, ne reklamı?
KİM NE OKUYOR?..
Anahtar kaynaklar
Elvis buraya!
Tekno DİNOLAR
Konumuz, dükkânlar
Sandviç saltanatı
Temiz parmak operasyonu
‘Belge olsun diye fotoğraf çekmem’
Sanat BORSASI
KİM NEREDE NE YEDİ ?
Piyale Madra’nın İstanbul’u...
Yalanın kiri sabunla çıkmaz
Conspiracy Theory
Kalabalıklar krallardan zalimdir!
Piyano endüstrisi, iş başına!
Yeni albümleri şapka çıkartıyor
Sibel Kutman "Doluca" ve "Sarafin" adını "cilaladı"
Aşkın sonu selamet
İngilizin pub kültürü
Dil Tarih Coğrafya Fakültesi’nin hüzünlü yıldönümü
Aziz Nesin’in kitapları
Cazcı Jasmine
SAYFA BAŞI

|
|

|