Harp Akademileri Komutanlığı'nın geçen hafta düzenlediği sempozyumda Org. Nahit Şenoğul ve Tuğg. Halil Şimşek'in yaptığı konuşmalar dikkate değerdi. Generallerin dile getirdikleri görüşlerin hiç de askerlerle sınırlı olmayan, geniş bir çevrenin düşüncelerini yansıttığına kuşku yok. O nedenle bu görüşlerin tartışılması gerekiyor.
Generallerin görüşlerinin iki temel zaafı var. Birincisi, içerdikleri çelişki ya da tutarsızlık. Bir yandan Türkiye'nin "çağdaş uygarlığa ulaşmak için AB'ne girmek mecburiyetinde" olduğunu (Şenoğul), hatta "AGSK içinde yer almasını hayati bir konu" olarak gördüklerini (Şimşek) belirtiyorlar. Öte yandan AB'nin Türkiye'ye bir tehdit, düşman olduğu fikrini geliştiriyorlar.
Sayın generaller ve benzer düşünenler artık bir karar vermek durumunda. Belki Helsinki'ye kadar, yani Türkiye'nin AB'ye alınıp alınmayacağı netlik kazanmadığı evrede, karar vermeme lüksüne sahiptik. Ama artık değiliz. Ya "çağdaş uygarlığa ulaşmak" için Katılım Ortaklığı Belgesi'nin öngördüğü reformlara girişeceğiz, ya da kendimizi AB'ye karşı savunmak için gerekli önlemleri alacağız. Artık halkın kafasını karıştırmayalım.
Söz konusu görüşlerin ikinci zaafı ise, yanıltıcı olmaları. AB üyelerinin hiç birinin Türkiye'nin adaylığına sevinmedikleri doğru değil. AB'nin (özellikle sosyal demokrat) hükümetleri Türkiye'nin Avrupa için önem ve değerinin bilincinde olmasalar, Helsinki kararları hiç bir zaman çıkmazdı. Ancak Türkiye, Kopenhag kriterlerini asgari ölçüde yerine getirmeden, kulübün üyesi olamaz. AB'de Türkiye'yi dışlamak isteyenler, husumet besleyenler elbette var. Ama bunlar Türkiye'deki AB muhalifleri ve düşmanlarından daha yaygın değil.
AB'nin Türkiye'den üniter yapısından vazgeçmesini istediği de doğru değil. İstenen Kürt kökenli yurttaşların anadilleri üzerindeki eğitim ve yayın yasağının kalkması. Bu Türkiye'yi bölmez, aksine ülkenin ve halkın birliğini pekiştirir. Bunun nedenlerini belki en iyi MİT yetkilileri açıkladı.
AB'nin taleplerinin Türkiye'de laik rejimi yıkması söz konusu değil. Devletin dini denetlemesi yerine din ile devletin ayrılması talebi, AB'den gelen değil içeriden yükselen bir talep. AB üyeliği Türkiye'de laik rejimin sonu olmaz. Aksine ulus devlet gibi laiklik de en büyük güvenceye AB içinde kavuşur.
Ama AB'nin MGK'nın bir karar değil danışma organı haline gelmesini istediği doğru. Bunu başarmadan Türkiye'nin gerçek anlamda bir demokrasi olamayacağı da...
Generallerin bir kez daha düşündürdükleri esas soru şu: Seçkinler arasında yaygın kimi zaman ABD'ye, kimi zaman AB'ye yönelik derin kuşku ve güvensizliğe rağmen Türkiye nasıl olup da 50 küsur yıldır Batı ittifakı içinde kalabildi? Elbette ki, aklıselim ve ülke çıkarı eninde sonunda hakim olduğu için.