Masamız kalabalık. Bir de gazeteci var. (Benden gayri demek istedim.) O söyledi:
– Akşam Ceviz Kabuğu programında söylediklerini işitince Erol Özkasnak Paşa’yı aradım. Bütün bunları söylediniz mi Paşa, dedim. Ne cevap verdi biliyor musunuz?
Bu suali, hemen yanında oturan bizim sevgili paşaya soruyor, o da emeklidir. Paşa dudaklarında yarı alaylı bir tebessümle lafın tamamlanmasını bekledi.
– Vallahi hatırlamıyorum, her şeyi söylemiş olabilirim, demiş Özkasnak Paşa. Ben atıldım:
– Bu kadar unutkan mıdır?
– Gecenin o saatinde, kafayı bulmuş da olabilir, dedi Paşa.
Ya Ahmet Vardar?
Paşa dediğine pişman oldu galiba, sözü münasip şekilde askerlerden uzaklaştırıp gazetecilere getirdi. Yaşına saygımızdan, can alıcı gündemden uzaklaşmaya razı olduk.
Vaktiyle yaşlı bir gazeteciden dinlediği trafik kazası olayını anlattı. Dünya’nın sahibi ve başyazarı Falih Rıfkı Atay’ın arabası İstinye’de küçük bir çocuğa çarpmış. Varsa suç şoförünün, ama Falih Bey haber gene de duyulmasın istemiş. Ajanslara, gazetelere tek tek telefonlar. Haber örtbas edilmiş.
Paşa masadaki gazetecileri çaktırmadan ti’ye alıyor:
– Sabah gazetesi ciddi bir kaza geçirdi, içinde arkadaşlarınız var. Kim bilir neler olmuştur. Maşallah hiç haber sızdırmıyorsunuz. Ketumiyetiniz yadırganıyor. Falih Bey ağababalarınızdandır. Demek eski huyunuz bu sizin... Her yerde olup biteni herkesin başına geleni anlatmak, sıra gazetecilere gelince... Tansu Çiller ne diyordu? (gülüyor Paşa keh keh, hatırlayamadık o hanımın "Kol kırılır yen içinde" atasözünü nasıl yamulttuğunu). Gazetecilerden biri dayanamadı sordu.
– Paşa siz neyi merak ediyorsunuz?
– Yahu beyler, bir gazete kapandı, meslektaşlarınız açıkta kaldı. Sabah’tan sorgusuz sualsiz kovulanlar oldu, hiç sesiniz çıkmıyor. Neydi Can Ataklı’nın suçu? Haydi o işin idaresine, politikasına da bulaşmış. Ben Ahmet Vardar’ı pek severim. Şimdi ombudsman filan diyorsunuz, Vardar o işi çoktandır başarıyla yapıyordu. Kabadayı halli, yiğit, sözünü de, gözünü de sakınmaz takımından... Ondan ne istediler ki?
– Sözünü sakınmamanın kurbanı oldu, dedi Paşa’ya neyi merak ettiniz diye sormuş olan gazeteci; çalışanlar aylıklarını alamamışlar. Ahmet Ağabey, Ahmet Ağabey diye çok dert dinlemiş. Sonra bir gün dayanamayıp çıkmış kapısının önüne, yukarıya doğru seslenmiş:
– Biz mi hortumladık ulan bankayı? Çocukların parası niye ödenmiyor, diye haykırmış.
Yukarı ne demekse oradakiler:
– Biz ona gösteririz, demişler.
Keyfli hikâye değildi, sofranın tadı kaçtı. Paşa da sorup soracağına bin pişman.
DIŞİŞLERİ: HER BÖLÜMDEN BİR ARKADAŞ KENDİNİ YAKSIN!
Ankara’da, 13 katıyla meşhur Dışişleri Bakanlığı binasında sigara yasaklandı. Bir bakanlıkta ilk uygulamaymış. Dışişleri çalışanları isyanlarda... Tiryakiler "Bari içebileceğimiz bir yer gösterselerdi..." diyorlarmış. Kapalı mekânda sigara içilmesinden rahatsız olanlar da (benim gibi), çıkıp "oh olsun" diyemiyormuş; hava gergin ya... Bir arkadaşım, telefonda bağırıp çağırıyor:
– Müsteşar yardımcılarından, genel müdürlerden günde 3 paket içen hastalar var. Hayatta çalışamazlar artık, gel de şimdi bu insanlardan iş bekle!..
Öfkeli tiryakiler "Biz burada nikotin krizine girmişiz, Sayın Bakanım odasında, bırak sigarayı, piposunu tüttürüyor" diye söyleniyorlarmış.
İşi şakaya vurabilenlerse "Az önce cep telefonuyla emir geldi abi, her bölümden bir arkadaş kendini yakacak" diye işin alayında.
Bir polis adliye haberi
Oda ve Borsa başkanlarından, yöneticilerden ve gazetecilerden oluşan 210 kişilik bir heyet geçen hafta Frankfurt’taydı. İşin, bizi de ilgilendiren yanı var.
Efendim, meşhur Airport Hotel’in altında bir gece kulübü vardır. Gecenin geç saatinde bir kıyamettir koptu kulübün kapısında. Önce Türkçe ve Almanca bağrışmalar, kapıları, camları yumruklamalar, inen camlar; derken ambulans, peşinden polis... Ve olay, daha fazla büyümeden kapatıldı.
Olay, Doğu ve Güneydoğulu Oda ve Borsa yöneticilerinin kulübe girmek istemesiyle başlamıştı. Kapıdaki görevli Almanca bir şeyler söyledi, anlaşamadılar. O sırada otelde kalan Ruslar, ellerini kollarını sallayarak içeri girince, bizimkilerin büsbütün tepesi attı: "Biz Ruslar’dan kötü müyüz lan!" falan filan...
Derken, içeriden biri yetişti. Almanya’da yerleşmiş bir Türk işadamı. O anladı ki, görevli "Otelin müşterisi misiniz? Yoksa para ödemeniz gerekir" diyor; bizimkiler Türklere karşı bir tavır sanıyor.
Durup dinleyecek vakit mi var! Biri, kapıdaki görevlinin boğazına sarıldı, bir diğeri kapıları, camları tekmelemeye başlıyor.
Ve "asıl oğlan" işte bu anda sahneye çıkıyor: kafileye İstanbul’dan katılmış kahraman gazeteci, "Sen kimsin lan" diye elindeki kalın dipli bardağı Alman’a fırlatıyor; hedefi ıskalayan bardak, yardım etmeye çalışan Türk işadamının yüzünde patlıyor. Ortalık kan revan içinde kalıyor... Yaralı ambulansla hastaneye götürülürken, Alman polisi de oteli basacaktır. Allah’tan Alman görevli ikna ediliyor da, rezalet büyümeden önlenebiliyor.
Bir Oda başkanı, utançtan sesi titreyerek, "Fuat Miras (Odalar ve Borsalar Birliği Başkanı’dır) bizi içtimaya çekip bir fırçaladı ki, sorma..." diyordu.