O konuşmanın "beyaz, mavi ve mor renkleri" ile aynen öyle geçip geçmediğini elbette bilemem ama, bence Sedat Ergin doğruyu söylüyordur; haberle ilgili olarak "Genelkurmay tarafından" aranmıştır.
Ancak, yine "bence", o konuşmayla ilgili reddedişleri bir yana, asıl önemlisi, 28 Şubat döneminin Genelkurmay Genel Sekreteri Emekli Tümgeneral Erol Özkasnak da "doğrular"ı söylüyor.
Burada küçük bir not: "Doğru" sözcüğünü, "olması gereken" anlamında değil, "olmaması gereken ama olmuş olan" manasında kullanıyorum.
. . .
Sedat Ergin bir olayla ilgili olarak ayrıntıları anlatıyor. Özkasnak ise, o olayı reddetmekle birlikte, ayrıntılara değil "genel"e işaret ediyor.
Bu yüzden onun vurguladığı "doğru olmayan" doğrular, kendisinin o günlerde Ergin'i arayıp aramamasından daha önemli.
Çünkü "yapısal" bir durumu gözler önüne seriyor.
. . .
Özkasnak'ın, kırgınlık ve sanırım kızgınlıkla, fakat bunun doğurduğu bir açık yüreklilikle söylediklerinin en önemlisi şu: "O dönemde Genelkurmay Karargahı'yla çalışabilmek için askeri kaynaklı haber kırıntılarını bile manşet yaparak komutanlara yaranmaya çalışanlar...
Karargah bir şey söylemeden haber kaynaklarını ihbar eden kalemler...
Bugün benim kaynak soruşturması yaptığımı iddia eden kalemlerdir." Kendisi bugünkü durumu "gazetecilik etiğiyle bağdaşmaz" buluyor.
. . .
Yukarıda "yapısal" dedim, çünkü; Özkasnak, bu tepkisi ve açıklamasıyla, iki kurumun, Genelkurmay'ın ve medyanın ("bazı") mensuplarının, bu kurumların yasal, meşru ve etik işleyişini nasıl dümdüz ettiklerini belirtmiş oluyor.
Kendisinin, bu açıklamasında hiç değinmediği meşhur "andıç"ın (bazı gazetecilere manipülatif haber - yazı yazdırmak ya da dayatmak) ve bazı gazetecilerin işten, yazıdan edilmesi girişimlerinin (bazı gazetecileri de susturmak) içinde olduğunu da hatırlayınca...
İlişkinin iki yüzü netleşiyor.
. . .
Birincisi; "karargah bir şey söyleyince" yahut "manşet verince" birileri "bir şeyler" yapmış. Buna haber kaynaklarını "ihbar" da dahil!
İkincisi; bazıları, kraldan çok kralcı davranarak, "haber kırıntıları"nı dahi manşet yapıp yaranmaya çalışmış, "karargah söylemeden" bile haber kaynaklarını ihbar etmiş.
Hoş, Özkasnak bunları gazetecilik etiğine aykırı bulmamış ve bulmuyor ama, haklı olarak, o kalemlerin bugün yaptığını, "ihanet" demese de, "etikle bağdaşmaz" karşılıyor.
. . .
Burada kişilerin yahut kurumların "duruma göre doğru buldukları"nın, ne Genelkurmay'ın görev ve yetkileriyle ne de gazeteciliğin ilkeleriyle, yani "olması gereken" manasındaki doğrularla herhangi bir ilişkisi var mı?
Hukuk ve etik yörüngesinden çıkarılan, ister "Silahlı Kuvvetler" olsun, ister "silahsız kuvvetler" ya da "dördüncü kuvvet", hem kendi bünyelerinde, ama asıl önemlisi ülke bünyesinde derin yaralar açmıyor mu?
Geride, tarih süzgecinden geçtiğinde ya da en azından ilişkiler bozulduğunda, her manada "dökülmüş", hatta "morarmış" insanlar bırakmıyor mu?
. . .
Maalesef bu "etik" bir garip! "Tetik" zoruyla "etik"i delik deşik etseniz bile, gün geliyor, "tetik" de "tetikçi" de yine etiğe sarılıyor.
Zombi gibi bir şey!
Öldü sanıyorsunuz, ama bir gün kendi vicdanınızın bir köşesinde dahi diriliveriyor.
Sizi şöyle bir dürtüveriyor.