Sömürgecilikle malul hiçbir devletin ("halkın" demek öyle zor ki!) eli temiz olamaz.
Birincisi, bu anlamda haksızlar.
Şıppadanak hatırlatabileceğimiz "Cezayir örneği" var. Çok net. Bir ulusal bağımsızlık savaşına karşı Fransız devletinin "imha" politikası. Hani son zamanlarda "tarihçilere" bıraktıkları.
Ardına ("soykırım" demek zor da olsa) takabileceğimiz "soykırım işbirlikçilikleri" var.
Fransa Nazi Almanyasına kolayca teslim olduğunda, işbirlikçi yönetimin şemsiyesi altında "soykırım"a kelle avcılığı ve sevkiyat yapmak var.
Pek yakınlarda, Ruanda ve Burundi'de Hutu - Tutsi "soykırımları"nda Fransa'nın parmak izleri bulunuyor.
. . .
İkincisi, "bizim durum" açısından...
Gerçi Türkiye Cumhuriyeti'nin değil, Osmanlı'nın "sorumlu" tutulduğu söyleniyor ama, yine de "bizim durumumuz." Hiçbirimizin, "sıradan" hiçbirimizin belleğinde pek böyle bir iz yok! "Sıradan insan"ın hafızasında "Nazilerin Yahudi soykırımı" gibi bir iz yok.
Ortalama hafıza ya Ermeni komşularıyla ne güzel geçindiğini hatırlıyor ya da Asala'nın Türk diplomatları nasıl katlettiğini.
En iyi ihtimalde de, "geçmişte kötü ama karşılıklı bir şeyler olduğunu".
. . .
Belki de zurnanın zırt dediği yer orası.
Karşınızdakini ne kadar "önyargılı" bulursanız bulun, sizin olgunlaşamamanızın getirdiği hayal kırıklarının, öfkelerin, şaşkınlıkların temeli.
Şöyle bir misal:
Fransa devletinin ya da çeşitli hükümetlerinin yukarıda birkaçını hatırladığımız "kirler"ini öncelikle deşenler yine Fransızlar. "Cezayir'de ne oldu?.. Paris'teki Cezayirli mitingindeki katliamın sorumluları kimler?.. Vichy hükümeti Nazilerle nasıl işbirliği yaptı?.. İşbirlikçilerin insanlık suçları nelerdi?.. Afrika'da Fransa'nın elleri nasıl kirlendi?.." gibi.
Fransız siyasetçiler, araştırmacılar, Fransız yazarlar, yönetmenler, Fransız tarihçiler, gazeteciler bunları didikliyor.
Kendi tabularını deşebilmekte, kendi kirlerini eşeleyebilmekte belirli bir olgunluk mesafesi alanlar, tabuları sımsıkı, kaskatı olanlara karşı ise, müthiş bir önyargıyla yüklenebiliyor.
Siz "duvar" gibiyseniz onlar da "yıkıcı" olabiliyor.
. . .
Bizim açımızdan her "karanlık" bir tabu.
Gizlemek ve gizlenmek, bu ülkenin "ortalama tarih bilinci"nin temel montaj hattı.
Hele hele eleştiri, hele hele tabulara karşı farklı yaklaşımlar, araştırmalar, tartışmalar... Hepsi, hepsi "lanetli". Ne o günlerde "gerçekte" neler olduğuna dair bir tarih birikimimiz, olgunlaşmış bir tartışmamız, kendi günahlarımız açısından bir özeleştirimiz oluşabiliyor...
Ne de bugünlerde, mesela cezaevi operasyonlarında gerçekte ne olduğuna dair bir merakımız, sorgulamamız, eleştirimiz, özeleştirimiz ortaya çıkabiliyor.
(Fransa Meclisi'nin kararıyla aynı esnada Avrupa Parlamentosu'nda da cezaevi operasyonu gündeme gelmedi mi?)
. . .
Oralarda birtakım karar mekanizmalarında birileri elbette "ikiyüzlü". Kızmakta; üstlenmediğimiz, "hiç hatırlamadığımız" bir mevzuyla suçlanmamızı haksız bulmakta haklıyız!
Ama ya kendimiz?
Kendi özgür hesaplaşmamızı yapacak kadar olgunlaşmadıkça yüz hatlarımız belirginleşemiyor; "yüzsüz" kalıyoruz.
Siz kendi hatlarınızı zengin ve çok sesli bir çabayla belirginleştirmedikçe... İstedikleri gibi "çiziktiriyorlar".