24 Ocak 2001 Çarşamba




BİZE ULAŞIN



HABER İNDEKSİ



ARŞiV



YARDIM



KÜNYE



·  SON DAKİKA  
·  ANA SAYFA  
·  GÜNCEL  
·  SİYASET  
·  EKONOMİ  
·  YAZARLAR  
·  SPOR  
·  DÜNYA  
·  YAŞAM  
·  MAGAZİN  
·  SANAT  
·  SAĞLIK  
·  KADIN & MODA  
·  ASTROLOJİ  
·  OTOMOBİL  
·  ÇİZERLER  
·  BİLİM & TEKNİK  
·  TV'DE BUGÜN  
·  İŞ YAŞAMI  
·  ENTELLEKTÜEL B.  
·  OMBUDSMAN  
·  HAVA DURUMU  
·  İSTANBUL  
·  CUMARTESİ  
·  PAZAR  
 
 




Duncan Phillips’in gözleri

     WASHINGTON

     Hiç duvarları arasındaki hayatı paylaşmadığınız bir evi avucunuz içi gibi bellediniz mi? Tanışmadığınız birinin ruhuna girdiniz mi hiç?
     O ruhun köşelerine uzanıp koridorlarını yürüyüp merdivenlerinde dinlendiniz mi?
     Her şeyin bir ilki var. Bugün sizi benim bu ilki yaşadığım yere, Washington’un en sevdiğim adresine götüreceğim. Kentin kuzeybatısında, Q ile 21’inci caddelerin köşesinde, yüz yıllık bir bina bu: Duncan Phillips’in evi.
     Duncan’ı tanımadım ben, zira doğduğum yıl ölmüş. Ama giderken arkasında açık bırakmış kapıyı; evinin ve ruhunun kuytularını keşfetmek isteyen olursa, "buyursun" istemiş. Hayata iştahlı olup da o kapıdan girmemek, bir girince bir daha dönmemek ne mümkün.
     Haydi gelin benimle.
     Ağır çantanızı bırakın kapıda, paltonuzu assınlar. Sağdan kıvrılıp abanoz renkli geniş merdivenden ikinci kata çıkalım önce.
     Ne o, neden kalakaldınız? Karşıdaki derin maviliği bölen kayısı sarısı mı sizi tutan?
     Diebenkorn’un "Kız ve Bitki"sidir o. 1960’da doğmuş, bir yıl sonra da bu eve yerleşmiştir. Ressamın figüratif döneminin harikasıdır.
     Bu Amerikan ustasını, hayatının son yıllarındaki tamamen soyut "Ocean Park" serisinden tanıyor, onu oldum olası Kaliforniyalı sanıyorsanız, yanılıyorsunuz. Diebenkorn’un, Atlantik kıyısında deniz piyadesi eğitimi gördüğünü, her izinli çıkışında soluğu Duncan’ın evinde aldığını, şimdi sizin yaptığınız gibi tam da böyle girişte, kendisinden geçtiğini anlatır bu evin eskileri.
     Diebenkorn’u tavlayan kendi tuvali değilmiş tabii. Hemen yan duvardaki "Quai Saint - Michel Atölyesi"ne vurgunmuş o. Gelir, Matisse’in Paris’teki stüdyosunu, penceresinin önünden akan Seine’i, içeride, kırmızı kanapeye uzanmış çıplak model Lorette’i gösteren tablosunu seyredermiş saatlerce.
     Şimdi biz "Kız ve Bitki" ile "Quai Saint - Michel Atölyesi" arasındaki diyaloğa ister istemez kulak kabartıyoruz ama, Matisse 1930’da, bu eve ilk geldiğinde, bambaşka bir ses olmuş onu cezbeden.
     1900’lerin başında, Yale’deki öğrencilik yıllarından itibaren resim üzerine yazmaya ve dünyanın dört yanında ressamlarla düşe kalka, "ruhuna işleyen" tabloları satın almaya başlayan Duncan’ın, Matisse hakkında "kaba... deli...
     değersiz" diye yüksekten attığı dönem geride kalmış olacak ki, buluşmuşlar.
     Matisse, Duncan’ın zengin koleksiyonuna vurulmuş, birçok Amerikan ressamını ilk bu duvarlarda tanımış, kendi ülkesinden Bonnard’ın başköşeye kurulduğunu görünce de, "En iyimizdir, haklısın" deyivermiş.
     İkinci katta, muhteşem Bonnard’ları değil sadece, Duncan’ın "O, evlerin de bir ruhu olduğunun farkında" diye söz ettiği Vuillard’ın küçücük, samimi iç mekanlarını, Modigliani’leri, Degas’ları, Klee’ye ayrılmış odayı, Decamps’ın "Türk Kahvehanesi", Ingres’in "Yıkanan Kadın" tuvallerindeki oryantalist İstanbul rüyasını, devrimci Daumier’leri, Renoir’ın başyapıtı sayılan "Denizcilerin Öğle Yemeği"ni, Homer’dan Hopper’a, Motherwell’den O’Keeffe’e Amerikan modernistlerini bulacaksınız... Arada bir Picasso göz kırpacak, El Greco tepeden bakacak, bir Calder enstalasyonu dalga geçecek sizinle. Merdivenlerde Avery’nin kırmızı kadınına selam vermezseniz, arkanızdan büyü yapacak.
     Tabii siz birinci katın, her duvarı Rothko’ya ayrılmış arka odasının orta yerinde çöküverdiğiniz banktan kalkabilirseniz eğer.
     Yok, yok, acele etmeyin. Bu evde, Louvre gibi, Uffizzi gibi, MOMA gibi et yığınları halinde yürüyüp resim görmek için sağa sola omuz atmanıza gerek yok.
     Horatio’nun ağzına sağlık, "Ut pictura poesis." Yani "şiirle nasılsa, resimle de öyle" bir mahrem ilişki mümkün bu duvarlar arasında.
     Ne de olsa müze değil burası; 1918’de babası ve ağabeyini birbiri ardına yitirince "ölüm ile başa çıkmanın tek yolunu hayatı zenginleştirmekte, tılsımlı hazineyi de resimde bulduğunu" söyleyen Duncan’ın hediyesi bize.
     


 PAZAR


İkinci Bahar turizmi
KİM NE OKUYOR?..
Satır arası yemek
Kısa... Kısa...
VİTRİN
TV’de cinayet
Beni en çok Sultanahmet etkiliyor
Bir usta, 25 usta
Eski otelin yeni gözdesi
Logoyu nasıl buldunuz?
Haydi tellaklar siyasete!
Dijital çağın saf delikanlısı
İki tasarımcıdan altın ve gümüş
Sanat Borsası
Sushi’den daha güzel Japon yemekleri var
KİM NEREDE NE YEDİ?
Bayan Bilginer’i sevmiyorum
Paris nere, bura nere?
The Deep End of the Ocean
Kurtar Avrupa’yı Fatih Hoca!
Art Tatum’un anısına
Saksofoncu birader
Şef Ciaran Hickey
Aşkın kırmızı kulakları
"Yolla Bir Yolcu"
Tarihi roman furyası
Cumalı bir "Güzel Aydınlıkötı
Duncan Phillips’in gözleri


 SAYFA BAŞI 





© 2001 Milliyet