Gaffar Okkan'ın Diyarbakır'da sevilmesinde, başta Diyarbakırspor'la bütünleşmesi, "şimdiye dek hiç olmadığı kadar" halkla yakınlaşabilen bir Emniyet Müdürü olmasının yanı sıra, kuşkusuz Hizbullah'la mücadelesi de bulunuyor.
Diyarbakırlının hafızasında "takımı"nın kendi ilinin polisleri tarafından bile "PKK muamelesine maruz kalması"nın izleri varken "farklı bir adam" olmuştu Okkan. Ama diğer konu daha derin.
Sırttan vurulmanın, satır yemenin korkusuyla, faili meçhullerin acısıyla yıllar geçirmiş Diyarbakırlıların çoğunluğu, devletin Hizbullah'a "gerekeni yapmadığı"na ilişkin bir kanıya sahipti. Öcalan'ın yakalanışının hemen ardından Hizbullah'ın üstüne gidilmesinde, Okkan'ın kilit önemi oldu.
Bu farkı, şimdi Okkan'ın arkasından elbette üzülen, ama o "meçhul" dönemlerde görev yaparken bunları bilenler, doğal ki bu şekilde ifade etmez.
. . .
Büyük ihtimalle, geleneğe bağlı kalarak üstlenmeyecekler ama, fail bu kez çabucak ilan edilebildi, Hizbullah olarak.
Gazetecilikteki "5N, 1K" kuralının tüm sorularının cevapları da kabaca hazır:
Fail belli, hedef ve mekan "doğal", tarih de bir hafta kaymayla Hizbullah lideri Velioğlu'nun öldürülüşünün yıldönümü. İntikam gerekçesi de var. Örgütün (ya da Okkan'ın tercihiyle "casusların") kendilerini kanıtlama, tabana, çevreye, PKK'dan kalan boşluğa mesaj verme ihtiyacı da var.
Fakat bu 5N, 1K'nın ilk hazır cevapları genellikle yüzeysel kalır. "Neden" sorusu, "zamanlama" sorunu, özellikle kuralda var olmayan ikinci bir "K" ile daha derin bir anlam kazanır. "Kiminle" sorusunu da sormaya başladığınızda.
. . .
Bu soru, olayın Hizbullah'ın yetenekleri ve tarzını da aşan, bazı özelliklerinden şaşan "profesyonellik" derecesi, 15 kişiye varan "çapraz ateş konuşlanması"nın etkinliği ve kaçış becerisi yüzünden epey hayati.
Bu, failin Hizbullah olmadığı tezi değildir; tam tersine Hizbullah'ın "kiminle" olduğu noktasında titizlenir.
Hele, ABD'nin son zamanlarda durmadan konsolosluklarını kapatması, Irak'tan ABD pasaportlu bir grubun sızdığına dair haberler dosyada dururken.
. . .
Bugün ABD'nin en tehlikeli bulduğu Bin Laden terörizmi, bizzat CIA'nın kanatları altında serpilmişti.
Bugün Türkiye'nin çok tehlikeli kabul ettiği Hizbullah'ın da bazı devlet birimlerinin ve görevlilerinin şemsiyesi altında "yürü ya kulum" olduğu gibi.
Artık onlar birer Frankenştayn.
Frankenştayn, kontrol dışı göründüğü kadar, "içine sızılacak" bir cazibe merkezi olarak da algılanır.
Onun gözü dönmüşlüğü, ne kadar kapalı bir yapı olursa olsun, manipülasyona da müsaittir.
Bu bazen "çıkar birliği", bazen "hedeflerin rastlaşması", bazen amaçlar ve niyetler farklı olsa da, "bir taşla, herkesin kendi kuşunu vurması", bazen "karşılıklı taahhüt işleri, ihaleler" olabilir.
Sorular bizi, "tamam, intikam ateşiyle yanıp tutuşuyor" olsalar da, üstüne gidilmekte olan bir örgütün, "kendini neden daha da açık hedef haline getirdiği" noktasına taşır.
Cevabı belki basittir: Eylem, ifade ettiği kadardır.
Belki de karmaşık: Eylemden sadece o eylemi anlama, failden de sadece kendisini çıkarma.
. . .
Cumhuriyet'te Ruşen Çakır ve Mehmet Faraç, Zaman'da Hamit Kınalı geçen hafta boyunca Hizbullah'ın geçmişini ve bundan sonrasını incelediler.
Sadece birkaç başlık şunlardı: "Hizbullah yaralarını sarıyor... Bitmeyen tehlike... Hizbullah pusuda bekliyor... Hizbullah kolay kolay bitmez." Bu başlıklara rağmen, anlaşılıyor ki, eldeki resmi istihbarat, Hizbullah'ın uyumaya ve unutturmaya yattığı şeklindeydi.
Neden uyandı o zaman?
Bir uyandıran mı oldu?
Saati kuran mı var?