Bilinen bir hikâyedir, ama dayanamadım bir kere de ben yazacağım.
Önce nereden aklıma geldi, onu söyleyeyim. Fransa Cumhurbaşkanı Jacques Chirac, Avrupa Birliği için Türkiye’nin en büyük destekçisi ve dostuydu. O günlerde kimse çıkıp da "Sekiz milyar dolarlık savunma ihaleleri için Chirac şeytanla bile dost olur" demedi. Şimdi, aynı Chirac yapabileceği tek şeyi yapıp, Ermeni soykırımıyla ilgili o "mahut" cümleyi imzalayınca, "Dostumuz bizi arkadan bıçakladı" diye ayağa kalktık. Bu bizim abukluğumuz.
Ama Fransa’nın hali de bizden parlak değil. Chirac "Ben buna karşıyım" diyegeldiği yasayı daha önüne gelirken, havada imzaladı. Fransa’nın Ankara’daki (daha doğrusu haftanın beş günü İstanbul’daki) Büyükelçisi Bernard Garcia da "Fransız Meclisi’nin aldığı bu karar dostluk ilişkilerimizi etkilemez" diyor ve gazetecilerin karşısında, "Türkiye’nin gösterdiği tepkiye şaşırmış" pozları takınıyor.
Çok yazıldı, anlatıldı, ama televizyonda büyükelçiyi seyrederken, aklıma hep bu hikâye geldi:
Ferrari’sini yeni almış, bir tur atayım demiş. Tam bir kırmızı ışıkta durmuş ki, acı bir fren sesi ve "gaaaarç", arkadan gelen biri arabasına bindirmiş. Fırlamış arabadan. Hurda bir kamyon, Ferrari’nin tamponu, fren lambaları paramparça... Tam kavgaya hazırlanırken, kamyonun şoförü ayaklarına kapanmış: "Abi ben ettim sen etme! Fakir adamım ben. İki çocuğum var. Kendimi satsam bu parayı ödeyemem..." Bakmış, hakikaten adam perişan. "Tamam, Allah’ından bul!" diyerek, binmiş arabasına, basmış gaza.
Birkaç yüz metre gitmiş gitmemiş, yine bir kırmızı ışık, durmuş. Yine aynı acı fren sesi ve bu defa daha da büyük bir darbe ve bir gürültü...
Artık bu sefer gözünü kan bürümüş halde atmış kendini dışarı. Bir de ne görsün, aynı kamyon. Şoför bu sefer kamyonun penceresinden şöyle bir uzanıp, seslenmiş:
– Abi yine benim yaa! Tamamdır, devam et, devam...
GÖĞSÜMÜZ KABARIYOR
Basınımız, bardağın bu yarısı boş demeyi sever.
Yolsuzlukta dünya döndüncüsü olduk, tamam, anladık. Ama bu dördüncülüğümüzün Davos’ta ilan edildiği gün, New York Post gazetesi kasım kasım kasılmamız gereken bir haber verdi, herkes uyudu. (Yook, hakkını yemeyelim, haberi ben de önce Zaman gazetesinin New York temsilcisi Emrah Ülker’den okudum.)
Türkiye emlak alanında da bir rekor kırmış. İşadamı Cem Uzan, New York’ta, Trump World Tower’ın çatı katına tam 38 milyon dolar (yani 26 trilyon lira) ödemiş, ki bu Amerika’da bir eve ödenen en yüksek bedelmiş. Dubleks çatı katı, evet pahalı, ama 1580 metrekare, yani bildiğimiz boy 14-15 daire büyüklüğünde. Hem de New York’un en gözde binasında. Uzan’ın alt katında, dünyanın en zengin adamı Bill Gates, daha mütevazı, 790 metrekarelik bir dairede oturuyormuş.
Kötü haberlerden içimiz kararıyor; böyle güzel haberleri de vermek lazım.
Kırıkkanat ne dedi?
Fransız televizyonunu ara sıra seyrederim, ama Mine Kırıkkanat’ın çıkıp konuştuğu haber bültenini kaçırmışım. Eşten dosttan arayıp "Biz çok iyi anlamadık, Mine Hanım ekranda Ermeniler’den özür mü diledi?" deyince, açıp kendisine sordum. Öyle iki kelime değil, uzun uzun konuşmuş, TV5’in haber bülteninde. Soranlara tek tek cevap vermektense, özetleyeyim:
"Önce işin o noktaya nasıl geldiğini anlattım, diyor Mine. Ruslar’ın Ermeniler’e nasıl Rus üniforması giydirip Türkler’e karşı silahlandırdığını, İngilizler’in Ermeniler’i nasıl kullandığını. Ermeniler 1920’de geldiler Fransa’ya, 80 yıl sonra istedikleri bir yasayı çıkarttılar. Türkler 50 yıl sonra, 1970’lerde geldiler. Sayıları Ermeniler’den az. Ama 50 yıl sonra, sayıları milyonları bulunca, "Ermeniler bizi kesti" diye bir yasa çıkarıp, bu kanunu da kadük hale getirecekler. Benim dedemi Ermeniler öldürdü. Ama ben Ermeniler’den nefret etmiyorum. İsterdim ki, bu karşılıklı ölümler araştırılsın. Ve birbirimizden özür dileyelim. Bu o kadar insanca bir şey ki... Ben, kendi adıma, dedemin ve amcamın öldürülmeden önce öldürdüğü Ermeniler için özür diliyorum. Türkiye diz çökmez ama ben çökerim. Onlardan özür dilerim, ama aynı özrü onlardan da isterim".
Mine Kırıkkanat TV5’te bunları söylediğini söyledi bana.
ALMAN VATANDAŞI MERVE KAVAKÇI
Merve Kavakçı ismini unutmuş olamazsınız. Fazilet Partisi’nden milletvekili seçilmiş, Meclis’e türbanıyla gelip yemin etmeye kalkınca ortalık karışmış, sonra Amerikan vatandaşı olduğu anlaşılınca milletvekilliği düşmüştü.
Merve Hanım’ın meğer bir de Alman vatandaşlığı varmış. Ama "Amerikalılıktan" ağzı yandı ya, "Alamanlık" konusunda daha uyanık davranmış. O patırtı gürültü arasında, sessiz sedasız Almanya’ya giderek yetkililere "Ben sizin vatandaşlığınızı geri vermek istiyorum" demiş.
Artık gitmişken Alman vatandaşlığını aldırdı mı, yoksa Almanlar vazgeçemeyip, çok mu ısrar ettiler ve "Aramızda kalsın!" mı dediler. Orasını bilmem.