Hayata "ilkeler" merkezinden değil, "ben merkezci" baktığınızda, bir salıncaktasınızdır.
Bazen doğruluk ve haklılık keyfi verir.
Bazen de mide bulantısı.
Bazen mağduriyetleriniz sonucu keşfettiğiniz "ilkeler"i başka bir neden ve vesileyle kolayca çiğnemekte beis görmezsiniz.
Ya da tam tersine.
Bazen birine toptancı bakarak yanılır, bazen de kendi toptancılığınızla oradan oraya savrulursunuz.
. . .
Ahmet Necdet Sezer adındaki bu "sakin adam" adeta bizi "ilkeler sınavı"na sokmak üzere gökten indi.
Bir turnusol olarak aramıza, hem de en tepeden sokularak, her daim yüzleşmemize, hesaplaşmamıza, tutarlılığımızı ölçmeye aracı kılındı sanki.
Herkesin yapıştığı kimliklerle ve başkalarına yapıştırdığı kimliklerle, algılanması hayli basitleştirilen, ama o oranda da sertleştirilen meselelerin, "ilkeler" diye zahmetli bir bakışla aslında daha kolay çözülebileceğine dair bir mesaj taşıyıcı.
İşimize geldiği ve kendimizi tanımladığımız hatlara denk düştüğü biçimde yaptığımız tanımlar, ister beğeni olsun, ister tepki, bu demokrat hukukçunun üstüne oturmuyor.
Hiç kimseye yaranmaya çalışmayan, sadece "ilkeler"le hareket etmeye çalışan bir adamın attığı her adımda birilerini şaşırtması aslında kendi şaşkınlığımızdan.
Kendimize yakınlık ya da uzaklık, hısımlık ya da hasımlık gibi "mevki biçme", bir yerlere "oturtma" teşebbüslerimiz havada kalıyor.
Aldığı tavırlar ve verdiği kararlar değil, kendi tutarsızlıklarımız sonucu adamın üstüne her seferinde bir kılık kıyafet biçmeye, sonra onu çıkarıp yenisini dikmeye zorlanıyoruz.
. . .
N'oldu şimdi?
Memur kıyımı kararnamesini engellerken kiminin "demokrat", kimininse "laiklik düşmanı, bölücü" vesaire saydığı "aynı Sezer", dün Coşan'ın defniyle ilgili kararnameyi çevirdiği için her kesimin gözünde bu kez tersi manalar mı kazandı?
Kılık değiştiren o değil; salınıp duran bizleriz.
Yasalar bir yana, insandan ve adaletten yana bir hukuk kültürü, o memur kıyımı kararnamesinin reddini gerektirirdi.
Yasalar bir yana; insandan, adaletten, eşitlikten yana ve imtiyazlara karşı bir hukuk kültürü de dünkü reddi gerektirirdi.
Her ikisi de ilkedir.
Aynı, her iki kararnameyi hazırlayan hükümetin sapına kadar bir oportünizmi temsil ettiği şekilde.
Aynı, her iki kararnamede "kendi pozisyonu"na göre alkışlayan ya da yeren kesimlerin yer değiştirmesinin kendi sorunları olduğu gibi.
. . .
Maalesef, dün Sezer'i "demokrat" diye alkışlayanların birçoğu, demokrasiden, eşitlikten, adaletten, çoğulculuktan uzak dışlayıcı sistemleri, her koşulda sorgulayamayanlardır.
Maalesef, bugün Sezer'i alkışlayanların birçoğu, onun karşı çıktığı "imtiyazlar"ı sistemleştirmiş, insanları dışlamış, adaletsiz bir düzeni baş tacı edenlerdir.
. . .
Zor gelen, ama bu ülkenin huzuru ve yaygın bir adalet duygusunun tesisinde zorunlu olan "demokratlık" açısından basit bir "ilke" örneği vermem gerekirse;
Misal; aynı anda ve aynı zamanda, türbanlı kız öğrencilerin hak ettikleri üniversitelerine girebilmesini de savunmak ve (Allah rahmet eylesin) Coşan ya da bir başkasının "imtiyazlı" defnine de karşı çıkabilmektir.
Her türlü dışlamaya da, her türlü imtiyaza da karşı çıkabilmektir "ilke".
. . .
Bilerek, bilmeyerek çoğumuz, hepimiz bu "tutarlılık" sınavlarında afallıyoruz.
Ne garip paradokstur ki, siyasetiyle, devletiyle, örgütleriyle, gündelik hayatıyla bu "ilkeler"den çok uzak bir toplumsal yapıda, "en güvenilenler" sıralamasında "ilkeli bir adam" var.
Umarım, "beni bir halk anladı, ama o da yanlış anladı" demiyordur!