Dışişleri Bakanlığı'nın Adalet Bakanlığı'na (bilgi için Anayasa Mahkemesi ve Yargıtay başkanlıklarına, Başsavcılık, İçişleri Bakanlığı, Genelkurmay Adli müşavirliği ve MGK Genel Sekreterliği'ne) gönderdiği, "ifade özgürlüğü" hakkındaki 14 Aralık 2000 tarihli yazıyı dikkatle okudum. Yazının basına yansıtılma biçimi son derece yanıltıcı olduğu gibi, yapılan yorumlar da fevkalade yanlış. Yazının doğru yorumu, ilettiği mesaj şu:
Türkiye, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin (AİHS) ilk imzacılarından biri olduğu gibi, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne (AİHM) bireysel başvuru hakkını ve Mahkeme'nin zorunlu yargı yetkisini de kabul etti. Sözleşme ve Mahkeme İçtihadı (kararları), iç hukukumuzun ayrıcalıklı bir parçası. Zira AİHS'nin (dolayısıyla AİHM kararlarının) anayasaya aykırılığı ileri sürülemez.
AİHS'nin imzacısı olan öteki Avrupa Konseyi üyesi ülkeler, iç mevzuatları AİHM kararlarıyla çeliştiği zaman ya mevzuatı değiştirmek yoluna gidiyor ya da bu ülkelerdeki yargı organları mevzuatı Sözleşme ve İçtihad ışığında yorumlayarak uyguluyor. Dahası, AİHM'nin ihlal kararı verdiği davalarda yeniden yargılama yolu açılıyor.
Türkiye'de ise yasama organı, bugüne kadar ancak birkaç istisnai durumda AİHS ile çelişen mevzuatı değiştirmek yoluna gitti. Yargı organları da kararlarında kendilerini yalnızca anayasa ve yasalarla bağlı saymakta, Sözleşme'yi ve İçtihad'ı dikkate almamakta, mevzuatta gerekli değişiklikleri yapmasını yasama organından beklemekte.
Dolayısıyla Dışişleri Bakanlığı söz konusu yazısında yargı organlarına ve ilgili devlet kurumlarına uluslararası yükümlülükleri hatırlatmaktan, yani görevini yerine getirmekten başka bir şey yapmıyor.
Dışişleri Bakanlığı'nın "AİHM'nin AİHS'nin ifade özgürlüğünü düzenleyen 10. maddesine ilişkin yorumu ve bu çerçevede belirlediği ölçütler" başlığını taşıyan yazısı çoğaltılarak bütün yargıç, savcı ve avukatlara iletilmeli. Bu ölçütler uygulandığı takdirde Türkiye "en çok sayıda düşünce suçlusu olan demokrasi" olmaktan çıkar. Ödenecek tazminatların azalması nedeniyle Hazine'nin önemli bir tasarruf sağlayacak olması ise fevkalade tali bir konudur.
Ne var ki Dışişleri Bakanlığı AİHM'nin Sözleşme'nin örgütlenme özgürlüğüyle ilgili 11. maddesiyle ilgili yorumunu da ilgili makamlara hatırlatmalı. Yargı organları bu alandaki AİHM ölçütlerine uyacak olurlarsa, şiddet kullanmayan, şiddete teşvik etmeyen, (bunları yapsa bile) demokratik düzen için "yakın ve açık" bir tehlike arzetmeyen partilerin kapatılması son bulur. Avrupa ülkelerinde, anayasayı demokratik yoldan değiştirmeye çalışmak siyasi partilerin en tabii özgürlüğüdür.
AİHM bugüne kadar önüne gelen parti kapatma kararlarıyla ilgili şikayetleri haklı buldu. RP ile ilgili davada farklı bir karar alırsa, bu çok çok şaşırtıcı olur.