Böyle diyor Seval Türkeş: "Mal varlığı için Türkeş'ten kimse hesap soramaz!"
Haksız mı? Türkiye'de yazılı olmayan en büyük yasa bu:
"Güçlüden hesap sorulmaz..."
"Holdingleri için şeyhlerden hesap sorulamaz." "Süleymaniye'yi tarikat mezarlığına çevirenlerden hesap sorulamaz." "Tarikat kararnamesi çıkartan Bakanlar Kurulu'ndan; Ecevit, Yılmaz, Bahçeli'den hesap sorulamaz..."
Ülke gerçeklerini herkes gibi ben de biliyorum. Ama şu "kararname" işi gene de kafamı kurcalıyor. Nakşibendi şeyhi Esat Coşan'ı Süleymaniye haziresine gömmek için hükümet o kararnameyi nasıl çıkartabildi? Nasıl bunu düşünebildi ve meşru görebildi?
Cumhurbaşkanı'nın "yasal" veto gerekçeleri bir yana; hükümet üyelerinin kendilerine sorması gereken ilk soru şu değil miydi:
"Biz yalnız Nakşilerin hükümeti miyiz? Temsil ettiğimiz vatandaşların tümü Nakşibendi tarikatı mensubu mudur?"
Kimse sayılarını, toplam nüfus içindeki oranlarını tam olarak bilmiyor. Ama önemli, büyük bir tarikat Nakşibendiler. Ne var ki, 65 milyonun tümü Nakşibendi mi? Başka tarikat mensupları, dindar olmakla birlikte tarikatla uzak yakın ilişkisi olmayan Müslümanlar, dinin özel alan dışına taşmasından rahatsızlık duyan laikler, Aleviler, dinsiz ya da başka dinlere mensup Türk vatandaşları da yok bu nüfus içinde? Onlar da temsil edilmiyor mu Ankara'da?
Avrupa'dan bahsetmek gerçi artık aydan bahsetmek gibi. Ama gözünüzün önüne getirin: Paris ya da Roma'nın ortasında kralların gömülü olduğu tarihi "Pantheon" anıtlarına Nakşibendiliğin Katolik karşıtı "Opus Dei" tarikatının "şefi" ya da "lideri" gömülebilir mi? Hangi hükümet böyle bir karar almaya cesaret edebilir? Etse nasıl karşılanır?
Tüm ulusa mal olan tarihi bir anıta olsa olsa, herkesi ortak potada birleştiren "simge" bir şahsiyet gömülebilir - ki demokrasilerde bu bile artık sık rastlanmayan bir durum. Sürgünde yeni ölen son İtalyan Kraliçesi Maria Jose'yi İtalyan hükümeti örneğin "Pantheon"a yangından mal kaçırır gibi gömmeyi göze alamıyor.
Kriterler bizde tümüyle farklı. Hükümet böyle bir kararnameye imza atarken başlıbaşına bir "güç" vektörü gördüğü bir gruba endeksliyor kendisini ve toplumun diğer kesimlerini hiçe sayarak kaba bir "güç" hesabı yapıyor. Hangi "güç vektöründen" yana olduğuna ise konjonktüre göre karar veriyor.
Bir dönem bu Merve'nin türbanına çekilen rest de ifadesini buluyor. Başka bir dönem Süleymaniye haziresini belli bir tarikata açmakta karşımıza çıkıyor. Karara direnç gösteren kitlelerin karar üzerindeki etkisi "sıfır." "Kutuplaşma yaratmamak", "kutuplaşmadan kaçınmak" gibi kaygılar, Ankara'nın "güç hesabında" ağırlık taşımıyor.
Etki sahibi olabilen tek güç "Cumhurbaşkanı"; yani ancak devletin bir başka organı olabiliyor. Ve biz bu krizleri devlet organları arasında ilanihai süregiden bir çatışma ortamı içinde tekrar tekrar yaşamaya mahkum kalıyoruz. Kalmaya da devam edeceğiz. Taa ki "Güçlüden hesap sorulur!" anlayışına ulaşıncaya dek...