İsrail'de Ariel Şaron'un başbakan seçilmesi ile Ortadoğu Barış Süreci'nin sonu mu geldi? Bölgede olduğu gibi, ABD'de de bu soruya "Evet" yanıtı verenler fazla.
Farklı düşünenlerden biri, Dennis Ross. Son sekiz yılda, Arap - İsrail barış arayışının her aşamasında hazır bulunan, Filistin - İsrail görüşmelerine, "ABD'nin müzakerecisi" sıfatıyla katılan Ross, 9 Şubat tarihli "The New York Times" gazetesindeki makalesinde, "toptancı" bir yaklaşım yerine sınırlı bir anlaşma öneriyor ve böyle bir anlaşmanın "Şaron İsrail'i" ile "Arafat Filistin'i" arasında mümkün olduğunu savunuyordu.
Ross'unki özetle, Kudüs'ün statüsü ve Filistinli mültecilerin geleceği gibi çetrefil konuları "geleceğe havale eden", ancak nihai bir barış belgesinin yokluğunda bile, iki ayaklı bir anlaşma ile bölgedeki durumun iyileştirilebileceğini savunan bir yaklaşım. Şaron'un Filistin Yönetimi'ni yok sayamayacağını, İsrail'in güvenliğinin salt askeri yoldan sağlanmasının mümkün olmadığını ve İsrail halkının barış talebinin bu seçimlerle bitmediğini anlatan Ross'a göre, "İsrail'in yeni başbakanı herşey olabilir, ama gerçekleri görmezden gelecek birisi değil."
İşte, gerçekçiliğin hem Şaron, hem Arafat tarafından benimsenmesi halinde, Filistin'e "egemen devlet" statüsü tanınması karşılığında İsrail'in de "güvenlik garantileri" elde etmesine dayanan bir siyasi anlaşmanın mümkün olacağını savunuyor Ross. Böyle bir anlaşmanın, Filistin ile İsrail'in somut bazı "birarada yaşama kuralları" üzerinde uzlaşmasıyla desteklenmesi gerekeceğini de söylüyor; "Yahudi yerleşimlerinin yaygınlaştırılmaması, Filistin medyası ve okullarında şiddet propagandasından vazgeçilmesi, Batı Şeria ve Gazze'de iktisadi sorunlarla ortak mücadele" gibi kurallar bunlar. Siyasi anlaşma ile bu kuralların birbirine bağımlı kılınması, birinin ihlalinin diğerini de ortadan kaldıracağının taraflarca anlaşılması da Ross'un önerisinin parçası.
Bütün pragmatizmine rağmen, bu sınırlı haliyle bile, hayata geçirilmesi hiç kolay görünmeyen bir öneri bu.
Yine de İsrail seçimlerinin üzerinden daha hafta geçmeden, iki taraftan gelen ilk işaretler, bölgede barışın küçük adımlarla, aşamalı olarak ama er geç mutlaka sağlanacağına inananlar için, zayıf da olsa bir ışık hüzmesiydi. İflah olmaz iyimserler, Filistin Yönetimi'nin barış müzakerelerini sürdürme niyetini açıklamasından, Şaron'un da İşçi Partisi ile "ulusal birlik hükümeti" oluşturma çabasından umut süzmeyi başardılar.
Ben (dün) bu satırları yazarken, İsrail'de başbakanlığı kaybeden Ehud Barak ile Şaron arasındaki buluşma yeni sona ermiş, ancak iki liderin hükümet ortaklığında anlaşıp anlaşmadıkları yönünde açıklama olmamıştı. İşçi Partili eski başbakanlardan Şimon Peres'in BBC'ye verdiği demece göre ise, Şaron, İşçi Partisi'ne yeni kabinede üç önemli koltuktan (dışişleri, savunma ve hazine bakanlıkları) ikisini seçmesini önermiş. İsrail'deki yorumlar, Likud ile İşçi Partisi arasında koalisyon kurulması halinde, Barak'ın savunma, Peres'in de dışişleri bakanı olacağı yönünde.
İşte ABD'deki iyimserler de, bu adımlara işaret ederek, 1948'de Filistin köylerinin dağıtılmasından 1982'de Lübnan'ın işgaline kadar, Arap belleğinde İsrail saldırganlığını simgeleyen her askeri girişimde belirleyici rol oynamış olan Şaron'un şimdi, Beyrut'ta İsrail bombalarının bizzat hedefi olan Arafat ile barış diyaloğunu sürdüreceğine inanıyorlar. Daha önceki "şahin" İsrail liderlerinin hiçbirinin de (Begin, Şamir, Netanyahu), barış müzakerelerinden tümden kopmadığına dikkat çekiyorlar.
Ancak tabii, aynı tabloya bakınca, "Yine de bir umut var" demektense, "Ne büyük fırsat kaçırıldı" diyenler de var.
Bu grubun hayıflanması, Barak'ın Filistinliler'e sunduğu ve Arafat'ın da elinin tersiyle geri çevirdiği teklifin bir benzerinin, bir daha kolay kolay masaya gelmeyeceği inancından kaynaklı.
Neydi bu teklif?
Barak, Gazze'nin tümünden, Batı Şeria'nın yüzde 94'ünden çekilmeyi, kalan yüzde 6'lık bölüm için toprak tazminatını, Kudüs'ü paylaşmayı ve Filistinli mültecilere sınırlı geri dönüş hakkını göze almıştı. 2000'deki Arap - İsrail müzakerelerini yakından izleyen ABD'li yetkililer, dönemin başkanı Bill Clinton'ın çizdiği çerçevenin bugün altı imzalı bir barış belgesi olmamasının tek nedeninin, Filistin liderinin "tangoya bir türlü yanaşmaması" olduğunu anlatıyorlar. Onlara göre Arafat, "Bir daha Filistin halkı için bu denli iyi koşullarda bir anlaşmayı belki hiçbir zaman elde edemeyeceğini bilmesine rağmen, barış fırsatını tepti ve şiddeti teşvik ederek, Şaron'un seçilmesine giden yolu açtı."
Arafat'ı eleştirenler, Filistin liderinin "gerilla liderliğinden devlet adamlığına evrimini tamamlayamadığını"; halkı adına somut kazanımları, barışı ve İsrail'in varlığını istemeyen radikallere karşı savunmak yerine, radikallere boyun eğip barışı isteyenlerin karşısına şiddeti çıkardığını savunuyorlar.
Ama tabii Barak'ın da, yaptığı barış teklifini kendi parlamentosuna benimsetecek siyasi güce sahip olmadığını hatırlatanlar; "En iyi barışı yine şahinler yapar" diyerek Şaron'un siyasi desteği geniş bir birlik hükümetiyle, şiddetin durdurulması ve barış yönünde somut adım atabileceğine inananlar var.
Bu kesim, Ross'un yukarıda aktardığım önerisini "gerçekçi" buluyor ve Arap - İsrail barış sürecine, Clinton yönetimine kıyasla daha kısıtlı bir katkı yapması beklenen Bush yönetiminin de, böyle "sınırlı ama sağlam" bir plana sahip çıkabileceğini fısıldıyor.
Ben kendi adıma, iş Şaron'a gelince, "Geçmiş başka bir ülkedir" diyerek "eli kanlı" nice savaşçının barışa da önderlik yapabildiğini hatırlatanlara, pek gönülden katılamıyorum doğrusu. "Acaba mı" dediğim anlarda da, ABD'nin Ortadoğu'yu iyi bilen gazetecilerinden Thomas Friedman'ın 8 Şubat'ta "The New York Times"da yazdığı kışkırtıcı yorumdakine benzer sorular, kafamın içinde giderek büyüyor:
"Ariel Şaron'un nasıl bir adam olduğunu soruyorlar. Asıl sorulması gereken, Yaser Arafat'ın nasıl bir adam olduğudur. Şaron'un, Fransız Ordusu'nu Cezayir'den çeken şahin General Charles de Gaulle misali bir adam olup olamayacağını soruyorlar. Ya da Komünist Çin ile barış yapan anti - komünist Richard Nixon gibi olup olamayacağını. (...) Ama Filistinliler'in başında bir Mao olmadıkça, İsrail'in Nixon'ı olsa ne olur, olmasa ne olur?"