Benzetmenin, "metafor"un münasebetsiz olabileceğini biliyorum.
Bile bile yani!
Ama ilk aklıma gelen nedense bu oldu.
Ne kutsal, ne saygıdeğer, ne de acı yüklü...
Bir oyunun sıradanlığındaki "yıkılış" gibi geldi.
. . .
Yan yana sıralanmışız, birer "pin", birer "labut", birer "kuka"ymışçasına.
Tangır tungur bir top geliyor...
Üstümüze doğru.
Tok bir ses. "İçimizden biri" ya da birkaçı düşüyor ilk darbede.
Düşenler, bazen son bir çabayla yanındakine yaslanmak istermişçesine, sendelerken bir omuza yaslanıyor.
O da sallanıyor, bazen düşüveriyor.
. . .
"Ölüm"ün bir vuruşta, sonra bir daha, sonra bir daha, her vuruşunda "aldığı puanlar" halinde uğurlarken aramızdan birilerini, biz ayakta kalanlar, "düşen"in, gidenin puanlarını hesaplamaya çabalıyoruz.
Düşenlerle birlikte şöyle bir ayaklarımız yerden kesiliyor.
Kayıp sevilenler dolayımında ölümle şöyle bir ilişkiye geçiveriyoruz.
Kırıp döktüğümüz hayatların ve kırılıp dökülen hayatlarımızın küçük bir muhasebesini belki, karalanmış fani defterimizin bir köşesinden kopardığımız küçük bir parçaya yamuk yumuk yazıyor, bir sonraki "ilişki"ye dek buruşturup unutkanlığın arşivine atıyoruz.
. . .
Düşmedik ya, şimdilik düşen değiliz ya...
Havalandıktan sonra, düşenlerin yerine yenilerimiz katılmış olarak tekrar ayağı yere basanlar oluyoruz.
Gerçekçi ve dimdik! "Hayatın gerçekleri" içinde yükselen, yuvarlanan, ellere basan ya da eline basılanlar.
Oysa top yine gümbür gümbür yuvarlanıyor.
Üstümüze doğru.
Çarpma anına kadar aklımıza bile gelmiyor.
O çocukluğumun masalındaki mezar taşları gibi, "sadece mutlu olunmuş ve mutlu edilmiş günler" yazılabilseydi "ömür uzunluğu" diye, mezar taşlarımıza...
Ancak bir küçüğün mutlu çocukluğu kadarı mı bakiye kalırdı ardımızdan?
. . .
Kim bilir!
Benzetme münasebetsiz kaçsa bile, şu son günler, bir "bowling salonu"nda topun, art arda atışlarla, yan yana dizilmiş biz "faniler"in üstüne, tıngırmıngırdan da öte bir hız ve gürültüyle gelişini hatırlattı.
Sağımızdan solumuzdan devrilenler çoğaldıkça.
Aslında Anadolu'nun her tarafında koşuşturduğu Cemiyet seminerlerinin dışında, Nezih Demirkent'i en son nerede görmüştüm, diye düşündüm.
Nuruosmaniye Camii avlusunda, İslam Çupi'nin cenazesinde.
Ondan önce de, Teşvikiye Camii'nde, Yaşar Kemal'in eşi Tilda'nın cenazesinde.
Yarın, kim bilir, kim?
. . .
Ölümü hiç unutmasak, hayatı kendimiz ve etrafımız için daha anlamlı kılabilirdik hepimiz.
Not: Susurluk'ta ilk mahkumiyeti olanlar ne dedi? "Ne yaptıysak, devlet için yaptık." Demek ki, esasında "dava" yeni başlıyor.