Geçen gün Emin Çölaşan bir tartışmaya girizgah yapmıştı: Cüneyt Arcayürek'in, Cumhurbaşkanlığı danışmanlığı sırasında Demirel'den dinlediklerini, "şimdi" gazeteci sıfatıyla yazmasının meslek etiğine uyup uymadığına dair. "Etik"? Şu sıralarda hayati gibi gözükse de, en yavan kaçacak mesele.
Etler parçalanırken ve kemik sesleri gelirken.
. . .
Yine de, şu geldi aklıma:
Bunları "gazeteci olmayan" Demirel yazmış olsaydı, Arcayürek'in ona söylediklerini aktarsaydı, neyi tartışacaktık?
Öyle ya, Demirel gazeteci değil.
Sadece "anı" olacaktı.
Bunlar da "anı". Tartışılacaksa, asıl mesele, "Cüneyt Ağabey"in danışmanlık yapmasının doğru olup olmadığı. "Gazeteci"nin bir siyasi kimliğe, bir devlet adamına ne kadar yakın olabileceği. "Tartışılacaksa..." Bir sıralama yapılsa, zaten çok hafif kalacak bir "etik mesele". Etler parçalanırken ve kemik sesleri gelirken.
. . .
Seri cenazelerimizden Nezih Demirkent'inkinde, "İlkin'i de işten çıkarmışlar" dediler. O sırada orada, Kemal Diyarbekir henüz can vermemişti. Ertuğrul Özkök'ün, önceki gün cenazesinde, "Bu mesleğe toz kondurmadığı için cennete gitmeli" dediği yolculuğuna henüz çıkmamıştı. İlkin Aydın; hani 1995 başında, bir görev dönüşü, Sabah ve Yeni Yüzyıl'ın "Medya Plaza"sı önünde, tam gazete binasına meyletmişken minibüsün çarptığı...
70 gün yoğun bakım, 32 ameliyat ve meslektaşlarının yakın ilgisiyle "yeniden doğan" ve delikli, tüplü gırtlağı ancak geçen yıl yeniden istediğince konuşmaya elveren gazeteci.
İçim acıdı.
Şu sıralarda işsiz kalan, kalmaktan ürken çok meslektaşınki gibi.
. . .
Dün Star'da Cevher Kantarcı da Başbakan'a çağrı yaparak İlkin'i yazmıştı ya... "Her yönden" düşünmeye çalıştım.
Eminim, kazadan sonra gazetesi sahip çıkmıştı İlkin'e. Ve şu günlere kadar, ama öyle ama böyle "birlikte" gelmişlerdi. Nitekim o da bir röportajda, "Önay Bilgin'den de güç aldım" diyordu.
Derken...
Etik, bağımsızlık, meslek ilkeleri filan derken, "insanlığın son sınırları"na da mendil salmaya başlamıştı bu meslek.
Giden gazetecilik, önüne insanlığı da katıp sürüklemişti.
Öyle kaygan bir zemindi ki bu, "hem insan, hem gazeteci" olamadınız mı, ikisi birlikte ölmeye yüz tutuyordu.
. . .
"Mesela" diye geçirdim içimden; "Mesela, Günaydın'da aynı sıralarda çalıştığımız, Eminönü'ndeki vapura birlikte yokuş aşağı koştuğumuz Zafer Mutlu, eriyip giden mesleğini yeniden görmek istemez miydi?" Ama "daha fenası" düştü aklıma: "Bir baba olarak" dedim, "Kahrolası bir kazada yitirdiği can kızının var olabilmesi için canını da verirdi mutlaka." İçim acıdı. Dinç Bilgin, ne kazanmış ne kaybetmiş olursa olsun, gazeteciliğini İzmir'den İstanbul'a taşıyıp mücadele ettiği günlerdeki kadar "mesleki ve insani mutluluk yaşamış mıdır bir daha" diye de düşündüm. Önay Bilgin, İlkin'e "güç verirken" mi daha mutluydu, yoksa şimdi ona yol verildiğinde mi, diye de.
İçim acıdı.
. . .
Geçenlerde Sabah'ın bir başka vesileyle attığı başlıktaki gibi, "Sahi, ne oldu bize" böyle?
Bu "reel sektörler" var ya, nasıl oldu da "insan gazeteci"yi bu kadar sanallaştırdı?
Her şeyin ve topyekün "kendimiz"in canına nasıl okuduk böylesine? İlkin, kazadan sonra arkadaşlarının, ardından da kendisinin yazdığı notlardan oluşan kitaba "Ağır Gece Nöbetleri" adını vermişti. "Hayatımdan bir bölüm gitmiş. Hayalimde gelecek yok. Kazadan bu yana ağlayamıyorum. Asla rüya göremiyorum" diyordu.
Şimdi, "Gazeteciliğin ağır gece nöbetleri" içinde, ağlamalı mıyız giden hayatlara; hayalimize bir "gelecek" oturtabilir miyiz?
Bir rüyamız olabilse...