Milli Güvenlik Kurulu'nun geçen pazartesi günkü toplantısından önce ve sonra yaşananlar, devlet yönetimi açısından eşi gerçekten çok ender görülen sorumsuzluk ve bilinçsizlik örnekleri oldu.
Yaşananların her biri, kimsenin kuşkusu olmasın, siyaset tarihimize bir devlet nasıl yönetilemez, yönetilmemeli sorusunun klasik yanıtları olarak geçecek.
Ne yazık ki öyle.
Bir devlet, tepesinde böylesine çekişme ve tepişmelerle idare edilemez. Böylesine uyum ve istikrardan yoksun bir devlette hiçbir iş düzgün gitmez. En tepesinde güven ve inandırıcılığın bu kadar yara aldığı bir devlet düzeni işlemez.
Devlet düzeninin böylesine aksadığı, tepesindeki uyumsuzluğun bu kadar ayyuka çıktığı bir devletin ülkesinde siyasi istikrar olmaz. Olmadığı için ekonomik istikrar da olmaz. Kimse kalkıp parasını bu ülkeye getirmez ya da yatırmaz.
Ya kaçırır ya saklar!
7 milyar dolar bir anda uçtu!
Borsa çöktü.
Faizler fırladı.
Bunların ne demek olduğu malum. Enflasyon ve hayat pahalılığıyla mücadelenin güçleşmesi demek. Aş ve iş sorununun büyümesi demek. Çalışan kitlelerin günlük yaşantısının daha da zora girmesi demek.
Devletin tepesinde pazartesi günü yaşanan sorumsuzluk ve bilinçsizliğin, - ve hatta cehaletin - faturası böyle...
En tepede Cumhurbaşkanı var. Cumhurbaşkanı Sezer, devletin başı olarak, Anayasa'nın 104. maddesi uyarınca devlet organlarının düzenli ve uyumlu çalışmasından sorumlu.
Ama bunun gereğini yapmıyor.
Ya ne yapıyor? Muhalefet lideri gibi davranıyor.
Daha çok bundan hoşlanıyor. Başbakan Ecevit'e karşı pazartesi günü MGK toplantısı öncesinde sergilemiş olduğu çıkış da - hem üslup hem içerik açısından - bir parti, bir muhalefet liderine, aktif politika yapan bir siyaset adamına yakışırdı.
Bir Cumhurbaşkanı'na değil.
Ahmet Necdet Sezer, Cumhurbaşkanı davranışını benimsemiş olsaydı, her perşembe günü Başbakan Ecevit'le Çankaya Köşkü'nde yaptığı haftalık olağan görüşmelerinde kendisini rahatsız eden konuları açardı.
Varsa, belgeleri önüne koyar, kapalı kapılar arkasında baş başa tartışma yolunu seçer, Başbakan olarak ülke yönetiminde bütün siyasi sorumluluğun sahibi olan Ecevit'i ikna etmeye çalışırdı.
Yapmadı, bir krizi ateşledi! Ahmet Necdet Sezer'in demokratik hukuk devletine ilişkin duyarlığı yerindedir. Devlet düzeninin kirden arındırılması ve yolsuzlukların üstüne gidilmesine dönük ilgisi doğru bir tutumdur.
Hukukun üstünlüğünü savunduğu içindir ki, hem Anayasa Mahkemesi Başkanlığı, hem de Cumhurbaşkanlığı seçimi sırasında Sezer'i destekledim.
Ama ne var ki bugün Cumhurbaşkanı Sezer'in bu duyarlıklarını ifade ediş tarzının, özellikle Ecevit'e karşı sergilediği son çıkışında olduğu gibi, devlet işlerinin uyum ve işleyişine, Türkiye'nin fena halde ihtiyacı olduğu siyasi istikrara zarar verdiği kanısındayım.
Hem de fazlasıyla.
Yalnız Sezer mi eleştirilmesi gereken?
Değil tabii ki.
Ecevit de eleştirilmeli. Hüsamettin Özkan da... Her ikisinin tutumu da, tepkileri de içler acısı...
Her bakımdan hazin bir tablo!
Ülkemiz buna layık değil.
Böyle devlet yönetilmez!
Bu cümleyi son aylarda kaçıncı defadır yazıyorum. Demin de belirttiğim gibi, devletinin tepesi böylesine çekişme ve tepişme içinde olan bir ülkede ne siyasi istikrar olur, ne de ekonomik istikrar...
Siyaset kurumu dökülüyor. Siyaset sahnesi çapsızlık içinde kıvranıyor.
Bu böyle gitmez!
Ama nasıl gider?
Çıkış yolu nedir?
Bilemiyorum.
Affınıza sığınarak kendimle ilgili bir not: Geçen cumartesi günü burnumdan ufak, önemli olmayan bir ameliyat geçirdim. Kısa bir süre dinlemem gerekiyor. O yüzden yazılarıma ara vermiştim. Ama Türkiye'nin gündemi öyle ki, arada bir de olsa yine bilgisayar başına oturmayı galiba zorunlu kılıyor. Saygılarımla, HC.