Benzer psikolojiyi Körfez depreminde de yaşamıştık. Cumhuriyet tarihinin en büyük felaketinde, on binlerce yurttaşımız canından olurken, yürek parçalayan görüntüler arasında "enkaz" altından çıkarılacak tek bir insanı bile geceler boyu beklemiştik.
Türkiye'yi sarsan, Milli Güvenlik Kurulu'ndaki "yolsuzluk depremi"nin ardından toplumca "hasar tespiti" yapıyoruz.
Halkın Sezer'e olan desteğinin çığ gibi büyüdüğünü görmek için, internet sitelerine bakmak yeter. Farklı düşünenler de var. İki tarafı da eleştirenler krizin ekonomiye maliyetini hesaplıyor. Ecevit, Çankaya'dan ayrılırken, içerideki kabadayılığı "savaş ilanı" gibi açıklamasa 19 Şubat krizinin ekonomik faturası milyarlarca dolarla ifade edilmeyecekti.
Ancak unutmayalım, "yolsuzlukla yoksulluk" arasındaki makus talihini bir türlü değiştiremeyen bu ülkenin, son 10 yıldaki denetimsizlik sonucu baraj, otoyollar, enerji başta olmak üzere, siyasi ranttan ve rüşvetten beslenen sektörlerde batırdığı servet 110 milyar doları buluyor.
Toplam ekonomik değerlerin, yarıdan fazlasını bulan bu kaynaklar haksız eller yerine, yatırımlara, kalkınmaya, üretime kaymış olsa ne ulusal gelirimiz 3 bin doların altında kalırdı, ne de yüksek enflasyonun maliyeti sefalet sınırında çalışan ve IMF politikaları yüzünden işini kaybeden milyonlarca insana çıkardı.
Hasar tespiti yapılırken, yolsuzluk ekonomisinin "sosyal" boyutu unutulmamalı.
Ancak bundan da önce, "arama kurtarma" çalışması yapılması ve enkazın altından doğabilecek "umutlar" için seferber olunması gerekmiyor mu?
Marmara depreminde, "altımız çürük" diyenler toz olurken, "sivil toplum"un gücü öne çıkmamış mıydı?
Susurluk'u anımsayalım, "sürekli aydınlık için bir dakika karanlık" eylemini yapan, evlerindeki ışıkları yakanların özlemi değil miydi siyaseti çetelerden arındırmak, "temiz toplum"u yeniden inşa etmek.
Yüzlerce e - mail arasında dün o ışığın yeniden parladığını gösteren duygu yüklü bir örnek vardı, Nail Öztaş adlı yurttaş şöyle sesleniyordu: "Ümit ediyorum ki, henüz bebek olan oğlumun devlet mekanizmasında ordunun yanında güvenebileceği başka kurumlar da olacak? Cumhurbaşkanı'na duyulan güvenin bir nedeni yok mu? Söz veriyorum, üslup için ve kişisel alınma için Başbakan'dan ben özür dileyeceğim. Mesele Sayın Ecevit'in, Özkan'ın, Yılmaz'ın kişisel meselesi değildir, siyasetin çürümüşlüğüdür. Bu oyunda lütfen açıkça taraf olalım ve çocuklarımızın geleceği için soyguncuların üzerine gidelim." Vatandaş Öztaş gibi Sezer de "taraf" oldu, Anayasa'nın 108'inci maddesinin kendisine tanıdığı yetkiyi kullanarak Devlet Denetleme Kurulu'nu harekete geçirince "kıyamet koptu." Belli ki batan özel bankalara kamu bankalarından açılan yüz milyonlarca dolar kredinin gerisindeki özel ilişkiler, siyasi ve şahsi bağışlar, hesaplar ortaya dökülmek istenmiyor. Bankalar bu iktidarın "yumuşak karnı"dır.
Enkaz deşildikçe kim bilir neler göreceğiz?
Halkın çağrısına katılıyoruz, Sezer'i rahat bırakın. Ki, umutlar yükselsin.