Kendi programını "sabote" eden hükümetin, dövizi dalgalanmaya bırakmak zorunda kalarak yaptığı "devalüasyon" halkın cebinden yüzde 20 daha götürdü. Yüksek faiz, dışarıya kaçan 2.5 - 3 milyar dolar ve dış piyasalardaki "güvensizlik" nedeniyle maliyeti artan borçlanma eklendiğinde Türkiye ekonomisi, 1994 krizinde olduğu gibi yüzde 15 - 20'ler düzeyinde küçülmüş oldu.
Siyasi risklerin tavan yaptığı, ekonomik programın çöktüğü bir ortamda sorumsuzluğun faturasını kim ödeyecek?
Gecelik faizler yüzde 2500'lerde seyrederken "tek haneli" enflasyon hedefinden hala söz edilebilir mi?
3 ayda iki büyük kriz ve devalüasyon!
Halkın onca özverisi boşa gitti, şimdi ne olacak? Çıkış yolu bulunacak mı? Hala "alternatifsizlik"te ısrar edilecek mi, "sosyal" bacağı kopuk programın ülkeyi daha da yoksullaştıracağı yönündeki uyarılara kulak verilmeyecek mi? İlle halkın, Arjantin'de, Romanya'da, Filipinler'deki gibi sokağa dökülmesi, "toplumsal patlama" olması mı beklenecek?
Keşke, program "revize" edilirken, iktidarın yapısı da gözden geçirilseydi. Ekonomi yönetiminde en azından "koordinatör" bakan ihtiyacı ortadadır.
İktidar gruplarından tepkiler yükselmeye başladı. ANAP'lı Mehmet Ali İrtemçelik Başbakan'ın "zamanlıca ayrılmasına yardımcı olunmasını" istedi. Sahi, 19 Şubat günü Ecevit istifa etmiş olsa, borsa daha mı fazla dibe vururdu?
Sözde "istikrar" programına güvenerek, tüketici kredisi alan, ev, araba taksitine giren ortalama vatandaşın, dövizle borçlanarak yatırıma yönelmiş KOBİ'lerin ve "hedef enflasyon" yüzde 10 - 15 olacak diye ücretleri dondurulan çalışanların zararı nasıl karşılanacak? Döviz stoku yapanlar bir gecede milyonlarca dolar vurdu.
Başbakan Ecevit diyor ki, "Göstergeler, ekonomide bir sorun olduğu yönündeydi, o patladı, bazı kararları zaten gözden geçirmekteydik." Bu kabullenme Çankaya'daki krizin ötesinde bir sıkıntı olduğu anlamına gelmiyor mu?
Demek ki IMF yüzde 15 - 20 dolayında devalüasyon için bastırıyormuş.
19 Şubat'a geri dönersek...
Başbakan Ecevit, MGK'yı terk ettikten sonra, "Sezer'le kavgasını" Köşk'ün kapısında duyurmadı, Başbakanlığa döndükten sonra, Yılmaz ve Özkan'ı da yanına alarak neredeyse bir saat sonra kameraların karşısına geçerek, "kriz"i açıkladı. Bakanlar Kurulu'nun 13.00'te toplanacağı da ilan edilince, doğal olarak "istifa" beklentisine giren piyasalardan 5 milyar dolar çekildi. Başbakan'ın çevresindekiler "yangına körükle gitmek" yerine Ecevit'i yatıştırabilmiş olsalar, MGK toplantısı dışa yansımayacak ve Türkiye "siyasi" sorumsuzluğun bedelini bugünkü kadar ağır ödemeyecekti.
Dünkü manzara karşısında, Hüsamettin Özkan'ı istifaya çağıran e - mail'ler tavan yaptı.
Soğukkanlılığıyla tanınan Devlet Bahçeli o gün Ankara'da olsa, Ecevit'i frenleyebilir miydi? Kimi vatandaşlar da bunu sorguluyor.
Geleceğe dönük tartışmanın odağında ise, yeni bir oluşumla, Bülent Bey'in 18 Nisan seçimlerinden önce kurduğuna benzer kısa süreli, tarafsız "seçim hükümeti"yle Türkiye'nin sandığa gitmesi var. "Nasıl olsa ortada program falan da kalmadı!" deniyor. Bu yıl olmazsa, 2002 en uzak takvimdir.
Erken seçim, Cumhurbaşkanı'na "nankör kedi, seni buradaki 3 lider seçtirmedi mi?" diyen "siyasi irade"nin ardındaki halk desteğinin anlaşılması açısından da fırsat olmaz mı?
İktidarın bir "güvenoyu"na ihtiyacı yok mu? Ne dersiniz?