Geçen yılın ortaları. IMF ile yapılan üç yıllık anlaşma yürüyor. Enflasyonla mücadele programında birinci yılın ilk yarısı yeni tamamlanmış.
Ama bu arada uygulamayla ilgili olarak hükümet kanadında ilk mızıklanma ve çatlaklar su yüzüne vurmaya, ipe un serme eğilimleri belirginleşmeye başlamış...
O sıralarda Hazine Müsteşarlığı'yla Merkez Bankası üst düzey çalışanlarının katıldığı bir arama konferansı düzenleniyor.
Konusu: İstikrar programı... İki sonuç ön plana çıkıyor: (1) Enflasyonla mücadelenin başarıya ulaşması için öncelikle bankacılık sektörünün adam edilmesi şart. Yoksa istikrar programı delinir gider. (2) Mevcut siyaset kadroları ile başarıyı yakalamak ve enflasyonla mücadelenin altından kalkmak çok zor!
Bunları Metin Münir'in Sabah'taki köşesinde okudum.
Teşhisler yerinde!
Hazine ve Merkez Bankası'nın yetkili yöneticilerinden zaten başka türlüsü beklenemezdi.
Yıllardır işin içindeler.
Siyaset sınıfının elinde kamu bankalarının nasıl siyasi rant uğruna çiftlik gibi kullanıldığını, bankacılık sisteminin bu yüzden nasıl rayından çıkarıldığını kendi deneyimlerinden biliyorlar.
Bankacılık reformunu en az on yıl geciktirenler de, kamu bankalarının özelleştirilmesi konusunda yıllar yılı ipe un serenler de siyaset sınıfının ta kendisi.
Şimdi aynı siyaset sınıfı bu zor işin altından kalkabilecek mi? Ecevit hükümeti işe iyi başlamıştı. Ancak programı ilk 14 ayda iki kez duvara toslatan da bu hükümet oldu.
O yüzden, Hazine ve Merkez Bankası'nın düzenlediği arama konferasında çıkan sonuç, yani "Bu siyaset sınıfı bu işin altından kalkamaz!" yargısı bir kez daha güncelleşmiş durumda.
Nitekim, bu konu kamuoyu yoklamalarına da çoktandır yansımış durumda. Mevcut siyasi partiler halkın nezdinde hiç de iyi bir profil çizmiyorlar. Kamuoyundaki saygınlık ve güven grafikleri çok kötü...
Onun içindir ki, devlet ve toplumun 'güç odakları'nda da tartışılan konuların başında siyasetin yenilenmesi geliyor.
Şu sıralar özellikle iş dünyasının doruklarında, kapalı kapılar arkasında siyaset kurumuyla ilgili arayışların hız kazandığı görülüyor. Siyaset kurumunun kendini yenileyebilmesi için bir hareket nasıl yaratılır, bunun için hangi yollarla kamuoyu oluşturulur sorularının konuşulduğu dikkati çekiyor. TÜSİAD'ın da üzerinde yeni kulüpler yaratmaya dönük bazı çabalarda bu arayışın izlerini görmek de mümkün...
'Türkiye'yi yeniden yapalım!'
Bu kulisin içinde olan önemli bir işadamıyla bu yakınlarda sohbet ederken şöyle dedi: "Son kriz bir defa daha gösterdi. Türkiye bu siyaset sınıfıyla bir yere kadar gidiyor. Sonra işler tıkanıyor. Ne yapacağız? Bugün bir seçim olsa yine bunlar gelecek... Ama bunlarla Türkiye'nin yol alamadığı aşikar. O zaman?.." Şöyle devam etti aynı işadamı: "Yeni parti kurmak da zor ve çok pahalı bir iş... Oysa, yeni bir siyasi hareket yaratmak lazım. 'Türkiye'yi yeniden yapalım!' diye bir sloganla yola çıkmaktan başka çare var mı?.. Bu siyaset sınıfıyla Türkiye temel sorunlarını aşamıyor, aşamaz." Bu sesler, devlet ve toplumun güç odaklarında, ama daha çok kapalı kapılar arkasında her geçen gün daha çok duyuluyor.
Yine bu sesler, yeni siyasal arayışların gitgide yaygınlaşmasına yol açıyor.
Bu arayışların bir yerde hız kesmesi isteniyor mu? Nüfuz ve etki alanlarının daralması isteniyor mu?
Bunun öncelikli koşulu belli:
İstikrar programının hiç olmazsa bundan sonra gereğini yapmak ve enflasyonu tuşa getirmek...
Hükümet, dileriz, bu kez bu hedefi vurur. Yoksa Türkiye daha büyük istikrarsızlıklara gebe kalabilir.