Ünlü Amerikalı yazar ve fikir adamı Francis Fukuyama, "Güven" adlı eserinde, Türkiye'nin siyasi liderlerinin kulaklarına küpe olması gereken şu görüşü belirtiyor: "Bir ülkede, siyasi liderlere güven duygusunun zayıf olduğu hallerde, bireylerin kişisel çıkarlarından daha kuvvetli bir şekilde motive edilerek toplumun ortak çıkar ve hedeflerine yönetilmesi mümkün olmaz."
Fukuyama'nın bu sözleri, ülkemizin bugünkü durumuna tıpa tıp uyuyor. Çünkü krizden çıkışın tek reçetesi, başta Türk toplumunun, sonra da uluslararası finans piyasalarının, yeni bir program için güvenlerini sağlamaktır.
Türkiye'de bu güven dibe vurmuştur. Hükümet, halk ve piyasa aktörleri gözünde inandırıcılığını ve güvenilirliğini yitirmiştir. Nasıl yitirmesin ki? 19 Şubat'ta devletin zirvesinde yaşanan kavga sorumsuzca dünyaya "büyük kriz" diye ilan edilerek toplumun ve ülkenin büyük tahribata uğramasına yol açıldı. Bu basiretsizlik, bardağı taşıran son damlaydı. Bir günde % 40 fakirleştik. Milli varlığımız çökertildi. Türkiye, dünyaya karşı utanç verici bir duruma ve yıllarboyu el avuç açacak hale düşürüldü.
Bu koşullarda, felaketin sorumlularının, halktan yeni bir istikrar programının desteklenmesini ve yeni özverilerde bulunmasını istemeleri, onu, ahmak yerine koymak anlamına gelmez mi?
Şimdi, güven faktörünün kritik önemdeki ikinci yönüne gelelim: "Kemal Derviş, ABD'ye ve dünya finans çevrelerine Türkiye'nin muhtaç olduğu güveni verebilir ve gerekli düzeyde finansal destek sağlayabilir mi?" Bu soruya, olumlu yanıt vermek mümkün değil. Zira, siyasi iradeyi temsil etmeyen ve hükümetin sorumluluklarının bilinciyle hareket etmesini sağlayacak bir güce sahip bulunmayan Derviş'in, saygın kişiliğine rağmen, bu güveni vermesi beklenemez. Ayrıca, sözkonusu çevreler, durumu, kişilerden ziyade ülkenin siyasi dengelerini dikkate alarak değerlendirirler.
Bu durumda, bugünkü siyasi kadronun, IMF destekli üç yıllık yeni bir istikrar programı uygulamakta ısrar etmesi, kör siyasi ihtiraslar uğruna gerçeklere sırt çevrilmesi ve ülkenin özvarlığıyla kumar oynanması anlamına gelir. Yapılacak olan, daha önce de bu sütunda dile getirdiğimiz üzere, IMF ile bir yıllık yumuşak bir geçiş programı üzerinde anlaşılması ve bu sürede seçim sistemi ile Siyasi Partiler Kanunu'nu da kapsayacak şekilde siyasi yapıda ciddi bir reform gerçekleştirildikten sonra, erken seçime gidilmesidir. Reform çalışması, TBMM bünyesinde, siyasi partiler, meslek kuruluşları ve sivil toplum örgütlerinin katkılarıyla yürütülebilir.
Bu öneriyi, vahim bir saflık ürünü olarak değerlendirenler olabilir. Ancak, unutmayalım. Vaktiyle, Türkiye'nin ara rejimlerle randevulaşması, daima siyasi liderliğe gösterilen basit ve akılcı yollar dikkate alınmadığından ve Meclis gaflet uykusundan uyanamadığından vukubuldu. Halen Türkiye olağanüstü bir dönemden geçiyor ve aydınlığa çıkmak için sivil inisiyatife ihtiyacı var. Kurtuluş Savaşı'ndan bu yana hiç olmazsa bir kere, TBMM'nin, ülkenin kaderine sahip çıkarak bu inisiyatifi ele alması ve vatanseverlik sınavını vermesi gerekiyor.