Yabancı finans kuruluşları, ayrıntılara dalarak çektikleri ekonominin fotoğrafını önümüze koyuyorlar.
Türkiye’yi büyük ölçüde fonlayan bir yabancı finans kuruluşunun yazdığı "Türkiye’de hayat var mı?" başlıklı rapordan bazı alıntıları aktarayım:
Türkiye raporu
* Bankacılık sektörünün kriz faturası 40 - 50 milyar dolardır. 19 Şubat tarihinden itibaren Türkiye’den 8 - 10 milyar dolar çıktı. IMF bu kriz öncesinde Türkiye’ye 10 milyar dolar vermişti. Yeni dönemde böyle bir paranın verilmesi mümkün gözükmüyor.
* 21 Şubat akşamı yapılan devalüasyonla IMF’in anti - enflasyon programı bitti. IMF de liranın değerinin düşürülmesine izin verdi ve yeni bir program beklentisi doğdu.
* Öncelik bankacılık sektöründeki likitide krizini gidermeye yönelik. Politik kriz gözükmüyor. IMF "Türkiye’de artık hiçbir hata kabul edilemez" tesbiti yaptı. Türkiye’ye büyüteçle bakıyorlar.
* Ekonominin başına tecrübeli ve dış piyasalarda destek bulabilecek Kemal Derviş geldi.
* Bankacılık sektörünün açık pozisyonu sermayesinin yüzde 20’sini geçemez. Bu hukuki durum bozuldu.
* Reel sektörde çok büyük düşüşler yaşanabilir. Enflasyon tahmini yapmak liranın değeri oturmadığı için güç. Aralık sonu itibariyle yüzde 65’lerde kalabilir.
* Hükümet, pahalı bir seçim olmakla birlikte para basabilir. İç borçlarının yapısını yeniden düzenleyebilir. Bu tercihleri çok iyi seçmek ve yürütmek zorunda.
* Dış borçlarının yapılanması gerekir. Ancak günün şartlarında dış borç alması halinde, kredi notu daha da düşer.
* Faizlerin düşmesi gerekirken, likidite ihtiyacından dolayı düşmüyor.
Krizi aşmak için toplumdan neden destek istendiği anlaşılıyor değil mi?
TÜSİAD’dan acil davet
TÜSİAD, Yüksek İstişare Konseyi (YİK) olağanüstü toplanıyor. Haziran ayındaki toplantıyı, 12 Nisan’a çeken YİK, gündemi ekonomik kriz ve program olarak belirledi. Bu olağanüstü toplantının bir farklılığı da İstanbul’da gerçekleşecek olması. YİK önceki dönemlerde buluşma adresi olarak güney sahillerini seçiyordu. Böylece hem biraraya gelip stres atıyorlar, hem de üyeleriyle uzun süreli çalışma ortamı yakalamış oluyorlardı. En son geçen eylül ayında Bodrum’da toplanan YİK’te, nisan hazırlıkları sürüyor. Dün Ankara’daki temaslarda dile getirilmeyen görüşler, İş Kuleleri’nde TÜSİAD’ın programı olarak seslendirilecek.
‘Altın çocuk’
Turgut Özal döneminde "bankacılığın altın çocuğu" diye anılan Erol Aksoy 1998 yılından itibaren yaşadığı ekonomik krizin faturasını, bankası İktisat’ı BDDK’ya kaptırarak ödedi. Kasım krizini bankasını Societe Generale’ye satılma iddiası ile aşmaya çalışan Aksoy, 19 Şubat krizinde de Başbakan Yardımcısı Mesut Yılmaz’ı devreye sokmuştu. Krizin ortasında Yılmaz’ı ziyaret eden Çukurova Holding Yönetim Kurulu Başkanı Mehmet Emin Karamehmet’e Cine - 5’in satılarak, İktisat’a kaynak yaratma formülü tutmadı. "İktisatlı" olmanın bir ekol kabul edildiği dönemlerden itibaren; İbrahim Betil, Akın Öngör, Gürbüz Tümay, İsmail Emen, Ali Ayanlar, Cüneyt Sel, Erdin Arı, Osman Birsen, Mehmet Gür gibi ünlü finansçılarla çeşitli aralıklarla birarada olan Aksoy, "Ancak çok şubeli banka olursak kamu müdahelesinden kurtulabilir, rekabet edebiliriz" tesbitiyle arabayı çıkmaz sokağa doğru sürmeye başladı. Show TV’yi elinden çıkararak kaynak yaratmaya çalışan Aksoy için bankacılıkta factoring gibi ‘örnek finansal ürünler’ dönemi bittiğinde, toplantı masalarında fırlatılacak bankacılık hukuku kitabı da kalmamıştı. Şimdi ileriye bakalım. Formül ortada; batan bankaların hortumladığı kamu bankalarını kurtarma modeli ortaya konulurken, likitidesi bozulan banka gidiyor. Sermayesiz özel sektör olmayacağını öğretecekler...