
|


Asaf Savaş Akat "televoleci ekonomist" değil ama şu kriz döneminde televole kahramanları kadar çok izleniyor
‘Kemal bir daha medyayla gelmesin’
Medya ordusu kapıdaydı. Telefonları cevapladı. Zaten sonra da yoruldu. Uyudu. Ben de sinirlendim." Asaf Savaş Akat, Kemal Derviş’in yatıya gelişini böyle anlatıyor.
Ahmet Tulgar
Oldum olası Türkiye’nin sorunlarının pansumanlarla; kâh siyasetin yumuşak karnına, kâh ekonominin kaygan poposuna ıslak pamuklarla dokunarak çözülemeyeceğini, derin neşter darbelerinin gerektiğini düşündüğümden olsa gerek Asaf Savaş Akat’la söyleşimize stilize bir cerrah gömleğiyle gittim.
Şu ekonomik kriz döneminde gazete yazıları ve televizyon programlarıyla geniş kesimlerde deprem döneminin Ahmet Mete Işıkara’sı kadar ilgi uyandıran, "ortak umudumuz" Kemal Derviş’i, kelimenin bütün siyasi çağrışımlarından kaçınarak söylüyorum, "yalı"sında ağırlayarak ayrıca bir kamu hizmetinde bulunmuş misafirperver iktisatçımız Asaf Savaş Akat’la Türk ekonomisini Boğaz’a karşı masaya yatırdık.
Tam ekonomiyi kesip biçiyorduk ki, Asaf Bey aniden söyleşimize bir neşter darbesi vurdu. "Burada kesiyoruz, yazımı yetiştirmem, sonra da derse koşmam gerekiyor" dedi.
Birkaç soru daha sorup yalıyı terk ettik.
Ne de olsa zor zamanlardı. İktisatçılar için.
Bir de halk için.
Sizin televizyonda anlattığınız iktisat, iktisatın tek biçimi mi? Ya da anlattıklarınızın ne kadarı genel geçer prensipler de, ne kadarı Türk usulü kapitalizmin ve politik iktidarın dayatması? Dağarcığınızda başka bir politik sistemde, mesela sosyalist sistemde önerebileceğiniz daha etkili formüller olabilir mi? Şimdi iktisat, fizik gibi böyle kesinkesliği olan bir tırnak içinde bilim değil. Neden değil? Çünkü iktisat dediğimiz şey insanlarla ilgili bir şey. Üstelik öyle iki tane, üç tane, beş tane de değil, mesela Türkiye ekonomisi dediğiniz zaman 65 milyon insan var burada. Bu 65 milyon insanın davranışları var. Bunların bazılarının, mesela hazine müsteşarının ve başbakanın davranışları daha da önemli. Dolayısıyla iktisatta matematikteki gibi iki çarpı iki her zaman dört etmiyor, bazen beş ediyor. Dolayısıyla işin özünde bir muğlaklık bulunuyor. Yani iktisatta tek çözümden bahsedilemez. Bu yüzden de herhangi bir anda her iktisatçı kendi bilgisi, kendi deneyimleri, kendi ideolojik tercihleri nedeniyle bazı teorileri kendine daha yakın hisseder. Ama sizin teorileriniz bazen olayları açıklayamaz. O zaman bir şaşkınlık döneminiz olur. Fikir değiştirmek de iktisatta yaygın olan bir şey.
Farklı müşteri için farklı iktisat Tabii, söylediklerinizde sadece sizin ideolojik tercihleriniz değil, siyasi iktidarın ideolojisi de belirleyici oluyor. Aksi takdirde sizi konuşturmazlar. Kendi özel hayatınızda Marksist bir toplum tasavvurunuz olur da, televizyonda kapitalizm içi çözümler önerirsiniz. Bu ideolojileri farklı müşteri kitleleri diye düşünmek lazım. Sizin düşündüğünüz gibi hiç düşünmedim. Böyle hiç düşünmedim. Marksist iktisatçıya, solcu olmayan kesimden fazla ilgi gelmez. Solcu kesimler de solcu olmayan iktisatçıyı fazla dinlemezler. Kaçınılmaz olarak orada bir ayrışma olur. Ben hayatımın büyük bir bölümünde Marksisttim. Ama kendi aramızda da çok kavga oldu ayrıntılarda. Onun için iktidar diye düşünmek biraz zor, bana zor geliyor, yani zor değil de iktidar diye düşünmek bana yetersiz geliyor. Daha genel, bir medeniyet tercihi, ahlaki tercihler olduğunu hep düşünmüşümdür belirleyici olanın. Şöyle anlatayım: Mesela pek çok aydında toplumun zayıf, korunmasız kesimlerine, devletin el uzatması duygusu fevkalade yüksektir. Mesela ABD’li aydınlarda, fakirlere, zenciler, ırk ayrımcılığına tabi olanlara, cinsel ayrımcılığa tabi olanlara, yani sizin tabirinizle iktidarın, iktidar da değil, iktidarların ezdiği kişilere yan çıkmak eğilimi yüksektir. Ama iyi bir Amerikan sağcısı için biri fakirse onun sebebi kendidir. Tembel olduğu için, ahlaksız olduğu için, kötü olduğu için fakir olmuştur. O yüzden ona yardım etmemek gerektir. Şimdi burada iki tane ahlaki pozisyon var, biri solcununki, diğeri sağcınınki. Yani sadece iktidarla değil, ahlakla da ilgili, iktisattaki pozisyonlar. Salt iktidarla açıklamak olayın zenginliğini azaltır. O zaman Nilüfer Göle’nin dediği gibi resim çıkmaz, melez desenler çıkmaz. ("Melez Desenler" aynı zamanda Asaf Bey’in eşi Nilüfer Göle’nin son kitabının adı.)
Belki bu söyleyeceğim solcuların yaydığı bir efsanedir. Marksizm’i öğrenen bir insan o kadar ilerdedir ki, sonradan belli bir konumda, farklı bir ideolojik pozisyondan konuşsa da, hep söylediklerinin ilerisinde ama kendisine saklaması gereken bir şeyler olduğunu bilir. Bu da bu eski ya da gizli Marksist’te bir sinizme, bir alaycılığa yol açar. Siz de bu yüzden mi televizyonda hep hınzırca gülümsüyorsunuz? Hayır, fizyonomi diye bir şey var. Ben genelde gülümseyen bir adamım. Ama şey de doğru, iktisadi olayları kendi başlarına değil de, daha genel bir bütünün içine oturtma eğiliminin bende Marksizm’den geldiği doğrudur. Yaşanan olayları daima zihniyet meselelerine, daima tarihi siyasi matrise referans vererek, onlarla beraber düşünerek anlamaya çalışmam nedeniyle belki yüzüme bazen gülüşler geliyor olabilir. Mümkündür.
Televoleci iktisatçılar deyimi televizyon programınızdaki bu güleryüzlü sunuştan mı geliyor? Ekodiyalog çok sevilen bir televizyon programı. Ama herkesin seveceği bir program yapmanız mümkün değil.
Peki, dost meclislerinde içki içerken falan, gazetede yazamadığınız, televizyonda söyleyemediğiniz ama daha etkili olabileceğini düşündüğünüz Türkiye’ye ilişkin çözüm önerileriniz, tezleriniz oluyor mu? Genelde düşündüklerimizi yazıyoruz, söylüyoruz. Öyle bir sorunum çok olmuyor. Ama haftada üç tane yazı yazan, 15 saat ders veren, en az bir defa televizyona çıkan bir adam da dost meclisinde yumuşak konuları konuşuyor.
İçki kadehiniz elinizde, balkonda, şu Boğaz manzarasına bakıp, "Ne olacak bu memleketin hali?" demiyorsunuz yani... Profesyonel olarak "Bu memleketin hali ne olacak?" deyince, amatör olarak demenin anlamı kalmıyor. Bu manzaraya bakıp, mehtabı konuşmak lazım.
Gençler Türkiye’den kaçacak Kriz, kriz, kriz... Bazen "Havanda su mu dövüyoruz acaba?" dediğiniz oluyor mu? Ben iyimser bir insanımdır. Yine de bir iyimser insanda bile bu ruh halinin sık sık ortaya çıkmaması imkansızdır. Dolap beygiri gibi dönmüşsün dolaşmışsın, hep aynı yerdesin. Benim umutsuzluğum önemli değil. Asıl risk genç neslin Türkiye’ye ilişkin umutsuzluğa. Ben 20 yaşında Türkiye için umutsuz değildim. Ama bugünkü nesil 20 yaşında umutsuzluğa kapılırsa tehlike oluşur. Çünkü iyi okumuş insanlar çeker gider. Bizim en iyi ilk 10 binimizi bütün dünya çalıştırmak ister. Uyarı olarak söylüyorum, aklımızı başımıza toplamanın zamanı geldi. İran’da İslam Devrimi oldu, bir nesil terk etti ülkeyi. Şok şeklinde olmasa bile Türkiye de şimdi aynı tehlikeyle karşı karşıya.
Politik girişimleriniz de oldu. Mesela YDH... Kendinizi politik olarak yenilgiye uğramış mı hisediyorsunuz? Gerçi Kemal Derviş de YDH’lıydı ve fikirlerinizin şimdi kısmen iktidarda olduğu söyleniyor. Siyasetle hep ilgilendim ama bir türlü de yıldızım barışamadı. 80’lerin ortalarından 90’ların ortalarına kadar aktif olarak siyasetin içinde oldum ama görünen manzara o ki bir uyuşmazlık oldu. Mağlubiyet evet, bireysel olarak bir mağlubiyet söz konusu. Ama bundan çok mutsuz değilim. İmkansız bir evliliği ne kadar erken bitirirseniz o kadar iyidir. Özellikle YDH’dan sonra doğrusu bize oy vermeyen Türk milleti vatandaşlarına her fırsatta teşekkür etmeyi bir görev bildim. Bir özgürlük alanı sağladı bu mağlubiyet. Vatandaş şikayet edince "öyle, böyle" diye, "Kardeşim, alternatif olarak ben vardım, oy vermedin" diyebiliyorum. Ben demokratım. Vatandaşın kararına saygılıyım. Ben "Gel, Türkiye’yi şubat krizine götürecek süreci engelleyelim" demişim, gelmemişler. 95’ten sonra olanlarda sorumluluğum yok. 40 yıldır dönüp dolaşıp aynı insanları evirerek çevirerek iktidara getiren bir seçmen kütlesi belli ki yenilikten korkuyor.
Kırgınsınız ama galiba. Seçmenden bahsederken "kütle" sözcüğünü özellikle mi kullandınız? Hakaretamiz olarak yani... Hayır, "kütle" lafını bilinçli seçmedim, jargon bu.
Kemal Derviş’in evinizdeki, pardon yalınızdaki misafirliği iki dostun buluşması mıydı, bir fikir teatisi akşamı mı? Bir kere medya buradaydı. Kemal geldi, "Merhaba, nasılsın, özledim seni" dedi, telefon çaldı. Sonra bir daha telefon çaldı. Ondan sonra telefonlarını yaptı. Ondan sonra, "Yorgunum, ben yatmaya gidiyorum" dedi. Ben de sinirlendim. Bütün gece kapıda gazeteciler bekliyordu, uyku tutmadı beni. Normal olarak Kemal geldiğinde biz otururuz, sohbet ederiz, Türkiye’yi konuşuruz, dünyayı konuşuruz. Hiçbirini yapacak vakit olmadı doğrusu. Yani buluşmamız tatsız oldu. Açıkçasını söyleyeyim. Normal olarak geldiğinde burada kalır zaten. Şimdi herhalde yeni bir sistem oluşturacak İstanbul’a daha sık geldiğinde.
Nasıl? Artık bu şekilde evinizde istemiyor musunuz? Hayır, istediği zaman gelebilir, odası var burada. Ama böyle bütün medyayla gelirse olmaz.
‘Sayılarla neredeyse cinsel ilişki kuran çok kadın tanıdım...’ Nilüfer Hanım bir sosyolog olarak daha renkli bir alanda çalışıyor sanki. Ona gıpta etiğiniz oluyor mu? Nilüfer’in alanı daha zor. Ben yapamazdım gibime geliyor. Benim sayılarla sevimli bir ilişkim vardır. Ben sayıları severim, sayılar da beni sever. Sosyolojide sayı yok. Orada tonlar, renkler söz konusu. Ama sayılar yok. Ben orada kendimi çok şaşkın hissederdim. Mahvolurdum. Allah saklamış.
Sosyolojiyi daha mı feminen, kadınsı buluyorsunuz? Sayılarla en az benim kadar başarılı, neredeyse cinsel bir ilişki kuran çok kadın tanıdım.
Demin bir örnek verirken "Melez Desenleröden bahsettiniz. Nilüfer Hanım’ın uğraşının sizin görüşlerinize etkisi oluyor mu? Tabii. Nilüfer Göle’nin yazdıklarını yayınlanmadan okumak bence önemli bir imtiyaz. Ve anlamak tabii.
Şimdi Nilüfer Hanım, Paris’te ders veriyor. Çok özlüyor musunuz? Daha yeni şimdi gidip gelmeler. İdare edeceğiz. O Boğaz’ı özleyecek oradayken. Gidecek, gelecek.
Müzik ne ifade ediyor sizin için? Saksofon ve gitar çalıyorsunuz. Gençliğimizde Barış’ın (Barış Manço) grubundaydık. Caz söyledik, saksofon çaldık. Şimdi sadece eş dost toplantılarında gitar çalıp şarkı söylüyoruz.
nŞubat krizinin gelişini Türkiye’ye duyurmak için saksofonunuzla ne çalardınız? Şubat krizini saksofonla haber veremezdim. Müzikte mesela para arzı diye bir şeyi ifade edemezsiniz.
Oturduğunuz yerin, yani bu evin konumunun salt politik çağrışımlar yapmak için "yalı yalı" diye vurgulanmasından rahatsız oluyor musunuz? Hayır. Bana ilişkin hayatım boyunca çok spekülasyon oldu. Evime yalı denmesine en iyi cevabı Deniz Gökçe verdi. "Yalı dedikleri bu muymuş" dedi. Bu eve yalı denmesine ilişkin ben ise şöyle diyorum: "Şuyuu vukuundan iyidir".
PAZAR


Alman takımında bir Türk taraftarı
KİM NE OKUYOR?..
Kamuya açık değilim
Beşiktaş indi, siyah beyaz çıktı
Yeniden bir aradalar...
Nurgül Yeşilçay’ın İstanbul’u...
Vücut saatine ayar çekin
Bir kocaman duman halkası
Ödüllü karikatürler
Atlar ve hatlar
Hangi Potter gerçek?
Dali’liğe övgü
Dünya mutfakları İstanbul’da...
KİM NEREDE NE YEDİ?
Haftanın REHBERİ
‘Kemal bir daha medyayla gelmesin’
Al dilini yanına, herkes kendi yoluna
"Küçük askerler" bedelli bekler!
Nasıl konsantre olunur? (1)
Dereotsuz bakla yemeği
Seksüel transiyaset
Bitkilerden hoş bir seda
Altın yumurtlayan tavuğun tüyleri nasıl dökülüyor?
Saatlerin kaprisi
"2001 Şiir Yıllığı"
Mahallemizin renkleri
SAYFA BAŞI

|
|

|