Yunan filozofu Heraklit, değişimin yaşamın değişmez bir yasası olduğunu şöyle ifade etmiş: "Her şey akıp gidiyor. İnsan aynı ırmakta iki kere yıkanamıyor." Uluslararası ortamda da bu süratli değişimi görüyoruz. Bu durum, devletleri politikalarını yeni koşullara süratle uyarlamaya zorluyor. Stratejik öngörüsü olan liderler, değişimi önceden teşhis ederek ülkelerini olumsuz gelişmelerden koruyor, yükselen fırsatları ise en verimli şekilde değerlendiriyorlar. De Gaulle'ün dediği gibi, "yönetmek öngörüdür." Bu girişi yapmamızın nedeni, komşumuz Irak'taki rejimin kaderini temelinden etkileyecek nitelikte yeni olguların ortaya çıkmasıdır. Bu durum da, Ankara'nın stratejik bir öngörüyle Irak politikasını Saddam sonrası dönem perspektifinde oluşturmasını gerektiriyor. Bunun nedenleri apaçık ortada. Irak'ın bombalanması ve Dışişleri Bakanı Powell'ın Ortadoğu'ya yaptığı ziyaretin odak noktasını Irak'a uygulanan yaptırımların oluşturması, Başkan Bush'un, Saddam'ın devrilmesini dış politika önceliklerinin başında gördüğünü gösteriyor. Esasen, Amerika'da halk ve Kongre, Saddam'a karşı düşmanca duygular besliyor ve alaşağı edilmesini ABD için bir gurur ve onur meselesi olarak görüyor.
Artık bundan sonra, Bush yönetiminin başladığının arkasını getirmesi hususunda kamuoyunun baskılarına maruz kalması kaçınılmazdır. Herhalde, dört yıl sonraki başkanlık seçimleri sırasında Saddam yine bugün olduğu gibi ülkesinin başında sapasağlam duruyorsa, George W. Bush'un yeniden seçilme şansının kocaman bir sıfır olacağını belirtmek için de müneccim olmaya lüzum yoktur.
Türkiye, Saddam rejiminin yıkılmasından sonra çıkacak iç karışıklığın Irak'ı üçe bölmesinden ve kuzeyde bir Kürt devletinin kurulmasına yol açmasından endişe etmekte haklıdır.
Ne var ki, Washington'daki şahin kanat, Barzani ile Talabani'yi ve muhtemelen Şii direnişçileri de kapsayan "güçlü" bir muhalefet kuvveti oluşturarak, ABD Hava Kuvvetleri'nin de desteğiyle Bağdat'a karşı bir tür gerilla savaşını başlatmak hususunda ısrarlıdır. Bu savaşın esas harekat merkezi Kuzey Irak olacaktır. Böyle olunca, Türkiye'nin çıkarları Saddam rejiminin bir an evvel yıkılmasını gerektiriyor. Zira rejimin devamı, Kuzey Irak'ta ülkemiz aleyhindeki oluşumların gerçekleşme şansını her geçen gün daha kuvvetlendirecektir.
Bu durumda, Ecevit hükümetinin şimdiden politikasını, kartların yeniden dağıtılacağı Saddam sonrası dönemde, Türkiye'nin Irak'ın siyasal yapılanmasında söz hakkına sahip olmasını garanti edecek şekilde saptaması kritik önemdedir.
Türkiye, bu dönemde, hem Kuzey Irak'ta ulusal çıkarları aleyhindeki oluşumları önleyebilmeli, hem de bir buçuk milyon Türkmen kardeşinin Irak'ta Arap ve Kürtlerle eşit siyasi haklara sahip olarak yaşamasını teminat altına alabilmelidir. Bu durum, Ankara'nın Irak politikasını bugünden tam bir reel politik anlayışıyla düzenlemesini gerektiriyor. Öngörüden mahrum devletlerin, geleceği kaybetmeye mahkum olduklarını unutmayalım...