Financial Times'taki küçücük haber, "Tüketim malı üreticisi devlerin, Türkiye ile ne alıp veremedikleri var?" cümlesiyle başlıyor.
Haberde önce gerek ABD gerekse Avrupa borsalarında son dönemde hisseleri değer kaybeden Procter & Gamble'ın, karlılığındaki gerilemeye bizim geçen ayki devalüasyonu gerekçe gösterdiği hatırlatılıyor. Ardından da "Şimdi de Lipton ve Dove sabunlarının üreticisi Unilever, bugüne kadar Avrupa ülkesi olarak kabul ettiği Türkiye'yi bundan böyle Afrika ve Ortadoğu Bölgesi'ne kaydırdığını duyurdu" deniyor.
Oysa aynı Unilever, daha 2 - 3 hafta önce P&G'nin aksine, yıllardan beri Türkiye'de bulundukları için ekonominin inişli çıkışlı hallerine alışık olduklarını ve bu durumun dünya çapındaki bilançolarını ve kar rakamlarını etkilemeyeceğini açıklamıştı.
Unilever düne kadar bizi neden Avrupalı sayıyordu, bugün neden Ortadoğulu olduğumuza karar verdi dersiniz? Devalüasyondan sonra şimdilik yüzde 40 yoksullaştığımız, ufukta ise daha da yoksullaşacağımız olasılığını gördükleri için olabilir mi acaba?
Bizler bir yandan giderek derinleşen ekonomik bunalımımızı yaşarken diğer yandan da AB'ye tam üyelik çalışmalarımıza son sürat devam edebiliriz. Ama Türk piyasasına yıllar önce yerleşmiş Unilever bile, geçmişte bizi Avrupalı sayarken artık saymıyorsa işimiz çok zor demektir.
Sezer'in tercihi Pekinel'ler
Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer, selefi Süleyman Demirel'le her yönüyle taban tabana zıt. Beyazla siyah gibiler. Bu farklılık, Sezer'in gelecek haftaki Hollanda seyahatinde de kendini gösterdi.
Sezer Hollanda'ya halk dansları topluluğu, ses sanatçıları ya da mehter takımı yerine Avrupa kültürüyle yoğrulmuş dünyaca ünlü piyanistlerimiz Güher ve Süher Pekinel'i götürüyor. Ekonomideki tüm çöküşe karşın Avrupa Birliği'ne tam üyelik için çabalarımızı sürdürdüğümüz bir dönemde bu tercih, "Biz sizin kültürünüze yabancı değiliz" mesajını da içeriyor.
4 Nisan akşamı Hollanda Kraliçesi Beatrix, Sezer onuruna bir yemek verecek. 5 Nisan akşamı ise Sezer'in ev sahibi olduğu davette Pekinel kardeşler Bach ve Brams çalacaklar.
Bankalar önce bindirip sonra indirecekler
Sanayicilerin kabus günü 31 Mart geldi. Herkes biliyor ki şu anda kimse kimseden para isteyecek durumda değil. Zaten istese bile kolay kolay tahsilat yapılamaz. Çeklerin yüzde 40'ı karşılıksız çıkıyor. Demek ki insanlar şu anda aldıkları malın yüzde 40'ının parasını ödeyemiyorlar.
Talep yokluğundan veya karşılıklı mal mübadelesi durduğu için gelir sağlayamayan bir ekonomi, faizi nereden ödeyecek? Sanayicinin bugün itibarıyla bankalara ödemesi gereken kredi faizinin toplam miktarı öyle az buz da değil. Neresinden baksanız kağıt üzerinde 4 - 5 milyar dolarlık bir faizden söz ediyoruz.
Bankalar ise bu yüksek faizi kredi müşterilerine kağıt üzerinde dahi olsa tahakkuk ettiremezlerse, bilançolarına büyük zararlar yazmak zorunda kalacaklar. Dolayısıyla çoğu banka önce yüksek faizi hesaplara geçirip kendilerini karda gösterdikten sonra, kredi müşterileriyle pazarlığa oturarak ister istemez bir orta yok bulacak. Soruna devletten katkı gelse de gelmese de her müşterinin kendi özelinde bir takvim belirlenecek.
Bir başka deyişle çoğu banka, bilançolarında ilk 3 ayda oluşmuş zararı tescil etmek yerine, önce kredi müşterilerine bindirip sonra da çaresiz bir miktar indirecekler! Ve bu arada da durum pek parlak gözükmese de ikinci 3 ayda işlerin daha iyi gitmesi için duacı olacaklar.