Bilgisayarımda birikmiş mektupları, mesajları okuyorum. Biri imzasız ama eleştirel: "Hapishanelerde insanlar ölüyor, sen İspanya'lara gidiyorsun maç seyretmeye... Bu seninkisi vicdan mı?.."
Suçlama: Ölüm oruçlarına kayıtsızlık... Yani, ölümün dili insanları yakarken ben top peşinde mi koşturuyorum?..
Evet Madrid'e, Galatasaray'la Real Madrid'in maçını seyretmeye gittim. Üç günlüğüne de olsa siyaset penceresini kapatacağımı sanmıştım.
Ama olmadı yine.
Çünkü gittiğim ülke İspanya olunca, yalnız meşin yuvarlığın değil, geçmiş zamanın da peşine düştüm.
Bir zamanlar politikayla ölümün korkunç danslar yaptığı, kanlı bir iç savaş yaşamış bu topraklarda, biraz da geçmişe yolculuklar yaptım. Siyasetle ölümün dili arasında hep hüsranla biten ilintiyi düşündüm.
Ölümü, öldürmeyi siyasetin emrine verenlerin insanlığa iyilikten çok kötülük ettiklerini anlatan ibret verici tarih sayfalarını kafamda çevirdim.
Madrid'in göbeğinde bir otel:
Palace Hotel. Federico Garcia Lorca'nın, Ernest Hemingway'in, Picasso'nun oteli diye geçiyor.
Onlardan bir iz olabilir mi?
Hemingway'inkini tabii barda arıyorum. Yok! Loş bir koridorda ise rastlıyorum imrendiğim yazarın izine. Ok şeklindeki bir tabelada 'Hemingway Salonu' yazıyor.
Kapısı kapalı.
Sessizce açıyorum.
Toplantı hali ve çok ciddi insanlar. Bir anda bütün yüzler bana dönüyor. Suratlarındaki ifade, benim Hemingway ve iç savaş merakımdan hiç de memnun olmadıklarını açıkça ele veriyor.
Tekrar bara dönüyorum.
Etrafa bakınırken, gözüm birden duvarda asılı, siyah çerçeveli bir yazıya takılıyor. Okunaklı, işlek bir el yazısıyla alt alta sıralanmış yedi sekiz dize ve imza: Federico! Lorca'nın bir şiiri. Burada yazmış, 'Palace Hotel' ismi geçiyor. Barmenden rica ediyorum ama çevirmeye İngilizcesi yetmiyor. Fakat benim ezberimde Lorca'dan bazı dizeler yok değil:
Günleri ve mevsimleri
düşlerimize göre
yeniden yaratacağız!
Lorca, o günleri ve mevsimleri göremeden öldü. İspanya İç Savaşı'nda kurşunlandı, bir çukura atıldı. Aradığı soruların yanıtlarını bulamadan, çok vakitsiz gitti.
Sevmedim Palace Hotel'i.
Fazla gıcır gıcır...
Hemingway'i, Picasso'yu bulamadım.
Ihlamur ağaçlarının kokuları, kestane ağaçlarının bembeyaz salkım çiçekleriyle gerçekten büyüleyici, insana yaşama sevinci katan bir bahar havası...
Picasso'ya gitmeye karar verdim! Guernica'yı bir kez daha görmeye. Cervantes heykelinin bulunduğu meydandan geçip bir taksiye atladım. Reina Sofia Müzesi... Acının, dehşetin, zulmün ve korkunun resmi, Guernica. Kurşuni havasıyla insanın üstüne geliyor.
İç Savaş'ın bütün korkunçluğunu resmetmiş Picasso. Ama aynı zamanda direnişin ve umudun izlerini eksik etmemiş. Bütün o acının ve yıkımın içinde bir sap da çiçek var, umudu temsil eden...
Yaşamak için ille de acı çekmesi mi gerekiyor insanların?
Sanmıyorum.
Artık tarih sayfalarından ders çıkarmak yetebilir diye düşünüyorum. Melekler Meydanı'nda bir kahve.
Cafe Central.
Caz sesi geliyor içeriden. Dumanlı, tipik bir caz kahvesi. Bu tür mekanlara özgü, değişik bir müşteri kitlesi olduğu yerde usul usul sallanıp, tempo tutarak dinliyor.
Piyano, davul, klarnet, kontrbas. Herkes kendince takılıyor. Ama yine de bir uyum var. Müzik çok güzel geliyor. Hem hüznü hem sevinci tadıyorum.
Caz müziğin gerçekten demokrasisi!
Herkes kendin başına takılıyor, ama ortaya enfes bir uyum çıkıyor.
Siyaset de öyle olsa.
Ölümün dili karışmasa politikaya...
Siyaseti ölümün, öldürmenin hizmetine verenler insanlığa hizmet etmiyorlar.
Böyle yazıyor tarih.
Yaşama hakkı kutsal! O yüzden F Tipi için ölüm oruçları bir an önce bitsin. Bu açıdan hükümet de üzerine düşeni yapsın ve verdiği sözleri tutsun.