İstanbul'u merkez tutmuş Amerikalı, İngiliz, Fransız, Alman ve Yunanlı meslektaşlarımdan bazılarıyla bir yemekte geçen akşam birlikte olduk. Onlarla sohbet genellikle zevklidir. Yararlı geçer.
Çünkü bazen daha değişik pencere açarlar Türkiye'ye. Konulara tersten dalıp, aykırı sorularla şaşırtıcı olabilirler. Onlarla sohbet ederken karşı görüşlerin daha iyi farkına varabilirsiniz.
Ya da ayrıntılara fazla boğulmadıkları için, Türkiye'nin sorunlarını daha yalın, daha çıplak gözle görürler. Yani ağaçlara bakmaktan orman içinde daha seyrek kaybolurlar.
Bu da işe yarar.
Ancak kimileri de fazla klişeleşmiş veya marjinalleşmiş yaklaşımlarıyla bazen itici olabilirler. Fakat bunun da faydası dokunur. Zira bu sayede kendi inandığınız doğruları bir nebze olsun gözden geçirme fırsatı bulursunuz.
Geçen akşam da öyle oldu.
Konu, Türkiye ve siyasetti.
Havada hep sorular uçuştu.
Yanıtlarsa o kadar azdı ki...
Daha doğrusu yabancı meslektaşlarımın sorularına benim verebileceğim yanıtlar pek fazla değildi. Çünkü, Türk siyasal yaşamının içinde bulunduğu belirsizlik, bir adım ötesini görmeyi fena halde zorlaştırıyordu.
Öyle değil mi? Ecevit'in sağlık durumu, Türk siyasetinin yakın geleceğini nasıl etkileyebilirdi? Öğrenmek istediler.
Peki, kolay mı cevabı?.. Ecevit sonrası DSP'de kim yükselebilirdi? Seçim olabilir miydi?
Olsa, daha mı iyi olurdu?
Seçim olsa, sandıktan kim çıkardı? Koalisyon nereye kadar giderdi?
Ömrü neydi?
Koalisyonun alternatifi niye yoktu? Bu konuda mevcut muhalefetin siyasal inandırıcılık bu kadar yoksun olmasına akılları pek ermiyordu. Güneydoğu'da bugün geçerli sükunet gerçek miydi, yoksa sahte ve geçici miydi? Yani Türkiye'nin bu bölgesinde ilginç bir bekleyiş mi söz konusuydu? Ve neyin bekleyişi olabilirdi bu?
Ya Kemal Derviş ne yapacaktı?
Siyasetteki şansı neydi?
Ve tabii en güncel konu: Cumhur Ersümer'in istifası... Batılı meslektaşlarım, Enerji Bakanı Ersümer'in koltuğunu koruyor olmasına akılları hiç basmıyordu.
Sizin basıyor mu?
Benim basmıyor. Beyaz Enerji iddianamesi ortaya çıktıktan sonra Cumhur Ersümer'in değil bir gün, bir saat bile o koltukta oturmayıp derhal istifasını vermesiydi doğru olan.
Siyasal sorumluluğun gereği buydu.
Siyasal etiğin gereği buydu.
Bir bakanlıkta, bakanın altında, eski bir bakanın da ortak olduğu bir rüşvet çetesi kurulmuşsa... Savcılık iddianamesi, siyasetçi - işadamı - bürokrat üçgeninde bir soygun çarkının varlığına işaret ediyorsa... Savcılar, "Anayasal engel olmasa, bakan da sanık olurdu" demişlerse... Tanık ve sanık ifadeleri de bakanı suçluyorsa...
İstifa için daha ne bekler ki o bakan?
Yılmaz ne yapıyor?
Bir başka soru:
Niye direniyor Mesut Yılmaz? Yoksa "Bu kelleyi verirsem, sıra bana benim kelleme gelir!" diye mi düşünüyor ANAP lideri?
Koalisyonun öteki iki ortağında da, özellikle MHP'de dikkati çeken surda delik açtırmam zihniyeti, koalisyonun ömrüyle ilgili çok tehlikeli bir eğilimin altını çiziyor.
İçte ve dışta güven grafiği en dip noktada seyrediyor Ecevit hükümetinin. Ersümer'in koltuğuna yapışması, zaten doğru dürüst kalmamış olan inandırıcılığına büyük bir darbe daha indirecektir.
İçte ve dışta, bu hükümetin rüşvet ve yolsuzlukla mücadele konusunda duyarsız olduğuna dair inanç biraz daha güçlenecektir.
Türkiye'nin ihtiyacı...
Oysa, bunun tam tersine ihtiyaç duyduğu bir dönemden geçiliyor. Türkiye'de hortumlar kesilecek mi?
Hortumcular cezalandırılacak mı?
Kara delikler kapatılacak mı? Bunlar olmaksızın Türkiye krizden kurtulamaz. Bunlar olmaksızın hükümete güven duyulamaz. Bu konuda iyimserlik duygusunun uç verebilmesi için önce Ersümer'in istifası şarttır.
Son söz:
Hükümet iyi bir yere doğru yol almıyor.