06 Mayıs 2001 Pazar


BİZE ULAŞIN



HABER İNDEKSİ



ARŞiV



YARDIM



KÜNYE



·  SON DAKİKA  
·  ANA SAYFA  
·  GÜNCEL  
·  SİYASET  
·  EKONOMİ  
·  YAZARLAR  
·  SPOR  
·  DÜNYA  
·  YAŞAM  
·  MAGAZİN  
·  SAĞLIK  
·  KADIN & MODA  
·  ASTROLOJİ  
·  OTOMOBİL  
·  ÇİZERLER  
·  BİLİM & TEKNİK  
·  TV'DE BUGÜN  
·  İŞ YAŞAMI  
·  OMBUDSMAN  
·  HAVA DURUMU  
·  CUMARTESİ  
·  PAZAR  
 
 




Ölümün sesi

 Amerikan radyo ve TV’leri geçmişteki idamların görüntü ve ses kayıtlarını yayınlıyor. Ürkütücü... İğrenç...

 Senaryo değil, ya da bir film sahnesi... Ya da "gerçek yaşam öyküsü" antetli de değil. Rita Hayworth’ın başrolünü oynadığı "Yaşamak İstiyorum" filmindeki elektrikli sandalyeye gidiş sahnesi hiç aklımdan çıkmadı. Çocukluk günlerimden bugünlere hafızamda yer eden ve hiç unutmadığım bir an. Gazetede haberi okurken irkildim. Ivon Ray Stanley adlı mahkûmun elektrikli sandalyede sarsıldığı an ve öncesindeki sesi, gazetecilik sorumluluğu adı altında yayınlanmış. Ne adına izlendi? Kötü insan Stanley ve iyi insanlar, yani bizler yemek sonrası rehavetinde izliyoruz. Stanley sarsılıyor ve önce kasılıyor ve cansız beden öyle karşınızda duruyor.

 Pazar sabahı
Havalar güzel, ölümler biteviye. Yeniköy sahilde bir yürüyüş, sonra bir kahvaltı. Mutsuzluğu sevmek ya da ondan beslenmek, bir sigara içimi mesafede gülebilmek. Bu pazar televizyon seyretmeyin. Şimdi elektronik posta adresime bir not geldi bu yazıyı yazarken. Ne iç açıcı... Ama olsun, yaşamanın her zaman ve her şartta güzel olduğuna inanmak şart. Ya da kendini inandırmak. Kayısı rengi kıvamına gelmiş yumurtayı seyretmek bakır sahanda. Pazar gün boyu size verilecek malzeme bellidir TV’de. Hiç üzülmeyen, hiç süzülmeyen, hiç büzülmeyen mankenler, şarkıcılar silsilesi. Her pazar aynı bakışlar, aynı insanlar. Atilla Taş telefonun bir ucunda ağlıyor "babam" diye. Baba altı kere evlenmiş, çocuklarının birçoğunu hatırlamıyor bile. Bu pazar televizyon izlemeyin.
Biliyorum, yazı zor ilerliyor. TV piyasasında fiyatlar yarıya inmiş. Diyorum ki bugüne kadar iyi götürenler oldu. Şimdi fedakârlık kisvesine bürünüyorlar. "Bizim programı izleyip bir-iki satır yazar mısın?" muhabbetlerinin ardından hissettiğim garson yazarlık oluyor. Eleştirmen lafına da bozuluyorum. "Sizin eleştirileriniz önemli", "Ben de sizin gibi düşünüyorum", "Siz bu program hakkında ne düşünüyorsunuz?", "Bir seyret ama tarafsız gözle eleştir"... Bazen, madem ki böyle istiyorlar, öyle olalım, bunu oynayalım diye düşünüyorum. Sahne de böyle. Seni alıp bir yere koyuyorlar. "Siz hiç vapura-otobüse biner misiniz?" diye soruyorlar. Bindiğinizi söyleseniz inanmıyorlar. Daha doğrusu inanmak istemiyorlar. Halkın arasına karışmak gibi yabancı ve yalan dolan dünyasına gönderiveriyorlar sizi.

 Bu yazı zor gitti
Zor gidiyor, her cümlenin kuruluşu kendi içinde ıkınıp duruyor. Sarışın genç kadın sallana sallana yürüyor deniz kenarında. Boğazdan geçen turist motorlarına da "Türkiye’nin modern imajı" şeklinde bakıyor. Onlar da hep para istiyor. "Para bitti, para gönder" şeklinde yaşıyorlar. Ya ben, yoksa Stanley gibi eletkrikli sandalyede gerçeğin titreşimlerini bekleyen bir mahkûm muyum? Ben, siz şu satırları okurken Yeniköy’e gideceğim. Belki sarışın genç kadın da turist motorlarını seyretmek için orada olur.

 SAYFA BAŞI 






Ölümün sesi




TV'DE BUGÜN
EKRANDAN HABERLER





SOHBET
 Televizyon çocukları, ekran mağdurları, televizyonu ve yaşamı sevenler...



© 2001 Milliyet