IMF'den gelecek 10 milyar dolar piyasalara moral verdi. Ancak, bu meblağın Türkiye'nin bu yıl ödeyeceği ana para ve faiz taksitlerini dahi karşılayamadığını unutmayalım... Yine de, ülkemize bir soluk alma ve kendini derleyip toparlama fırsatı kazandırıyor.
Gerçek şu ki, Türkiye bir tükeniş noktasında. Dışarıdan mali yardım, öğüt ve tehdit yollu direktifler almadan, içinden çıkamadığımız bir ekonomik çöküntü, çürümüşlük ve kokuşmuşluk batağı içinde debeleniyoruz. Halimiz içler acısı, utanç verici... Bu duruma düşmemizin üç temel nedeni var. Birincisi, kötü yönetim. İkincisi, aktörler değişse de bu kötü yönetimin sürmesine imkan sağlayan siyasal yapı. Üçüncüsü de, sağlıklı bir dönüşümü gerçekleştirmek için kendine düşeni yapamayan ve üstüne ölü toprağı serpilmişçesine duyarsızlık içindeki halkımız...
Kötü yönetimin temelinde kötü siyasetçi vardır. Türkiye'nin en büyük hastalığı, siyaseti bir kamu hizmeti olmaktan çıkarıp, bir çıkar kapısı haline getiren siyasetçi grubudur.
Bu zümre, siyaseti servet kazanımının ve devleti soymanın aracı haline getirmiştir. Ülkemizin içine düştüğü krizlerin nedeni olan yozlaşmış ve çürümüş yapı bunların eseridir. Bu nedenledir ki, Dünya Bankası, Türkiye'ye mali yardımda bulunmak için rüşvet ve yolsuzluğun üstesinden gelinmesini önkoşul olarak ileri sürmüştür.
Banka, raporunda, kamu ihalelerinde işadamlarının siyasal partilere % 15 oranında bağış yapmadan ihale almalarının mümkün olmadığını, yabancı yatırımın gelmemesinin en önemli nedeninin yolsuzluk olduğunu, siyasetçi baskısıyla ahlaki değerleri yozlaşan bürokrasinin çıkar karşılığı gruplara hizmet sunarak ayrıcalıklı bir konum kazandığını, dürüst ve onurlu çalışanların sistemden elendiğini vurgulamaktadır.
Bu ortamda siyasetçi zümresi, yıllar boyu devlet fonlarını usulsüz kredilerle, sübvansiyonlarla ve diğer yollarla kendi yakınlarına ve yandaşlarına peşkeş çekmiş, böylece hem kendi iktidarını sağlamış hem de cebini şişirmenin yollarını bulmuştur. Bu popülist politikalar, kanlı dizanteri gibi Türkiye'yi tüketmiş ve bu noktaya getirmiştir. IMF ve Dünya Bankası'nın (ve arkalarındaki büyük devletlerin) zoruyla alelacele Meclis'ten geçirilmeye çalışılan 15 yasadan çoğu bu soygun ve talan düzenini değiştirmeyi öngörüyor. Derviş'in uygulamaya koyduğu Güçlü Ekonomiye Geçiş Programı da bu yolda bir dönüşümü amaçlıyor. Bu yeni yasalar yaşama geçirilir ve Derviş'in programı tam anlamıyla uygulanabilirse, "devlet - piyasa" veya başka bir deyimle "siyaset - ekonomi" ilişkileri saydam bir zemine oturtulmuş olacak... Ve artık, siyasetçilerin millet kaynaklarını iktidarda kalmaları için ona buna hortumlamaları engellenmiş olacak. Yani, Türkiye sağlıklı ve dış dünyaya güven veren bir ekonomi politikası izleyebilecek. Ancak, iş burada bitmiyor. Demokrasiyi sadece bir slogan olmaktan çıkarmak ve "yöneten demokrasi" getirilmek isteniyorsa, siyasal yapı reformuna muhakkak el atılması lazım. Bu ve halkımızın bu alanda daha aktif bir tutum alması konuları, başka bir yazımızın konusu olacak.