Kayıp yakınları, gözaltında "kaybolan" Hasan Ocak’ın cesedinin bulunduğu 17 Mayıs’tan 31 Mayıs’a kadar iki haftayı "Kayıplar Haftası" ilan ettiler. Tabii gayri resmî bir anma haftası, hatta gayri kanunî.
Böylesi zaten daha iyi... "Kayıplar Haftası" böyle daha anlamlı...
Olmayan, yok edilen, ezilen, kıymeti bilinmeyen, değer verilmeyen her şeyin "resmî" günü veya haftası vardır bizde. Alay eder gibi. İnanmazsanız bakın:
Enerji Tasarrufu Haftası, Sivil Savunma Günü, Dünya Su Günü, Dünya Tiyatrolar Günü, Orman Haftası, Kütüphane Haftası, Vergi Haftası, Sağlık Haftası, Karayolu Güvenliği ve Trafik Haftası, İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Haftası, Müzecilik Haftası, Gençlik Haftası, Türk Dil Bayramı, Organ Nakli Haftası, Dünya Şehircilik Günü, Dünya Çocuk Kitapları Haftası, Çocuk Hakları Günü, Öğretmenler Günü, Dünya Özürlüler Günü, Kadın Hakları Günü, İnsan Hakları Haftası...
Bunların arasına bir de Kayıplar Haftası’nı katsan ne yazar? Kayıplar Haftası değil de "Devletin Ayıplar Haftası" desen ne yazar?
Reha’dan kabadayı...
Şamdan’da, Türkân Şoray, Kadir İnanır ve işadamı dostu Doğan Kalkavan sohbet ediyorlardı.
Yan masada Reha Muhtar ve avenesi. Enkırmen kafayı bulmuş...
Bir erkek, Türkân Şoray’ı dansa davet etmek istese, de ki cüret etti, nasıl davranır?
Muhtar yakışanı yaptı. Birini gönderip, Kadir İnanır’dan izin istetti. Tabii İnanır "Benim ne haddime, Türkân Hanımefendi’ye sorun" gibi bir cevap verdi. Türkân Hanım da bütün zarafetiyle reddetti.
Sonunda Reha Muhtar, kendisi davrandı. Türkân Şoray’a ulaşabilmesi için, Doğan Kalkavan’ın yol vermesi gerek. Şöyle omzundan itip "Kalk bakim ordan" demesiyle, Kalkavan’ın Reha Muhtar’ın koluna yapışması bir oldu:
– Sen kendini ne zannediyorsun? Yakışıyor mu sana!..
Reha Muhtar kös kös masasına döndü. Korumasının kulağına eğilip bir şeyler söyledi ve Kalkavan’ı işaret etti.
Kalkavan kaçın kurası, fırladığı gibi Muhtar’ın yanına gitti:
– Bak Reha Bey, çocukluk etme. Burası bizim mekânımız... derken, Doğan Bey’in adamları etrafını sarmıştı bile. Neyse, araya girdiler, olay çıkmadı.
Ve Muhtar ertesi gün Kalkavan’ı aradı:
– Kusura bakma kardeşim, ben seni tanımıyordum. Çok da içmiştik o akşam...
Yaaa! "Bana bak oğlum, seni bu piyasadan silerimöler nerde hani? Seni kof kabadayı seni!
Elektriklenmeler
Kadriş Annem, Televole yahut Star Life gibi "kimin eli" programlarını söylene söylene seyreden; Reha Muhtar’a bakıp bakıp, "Bak bak, haline bak!" diye tansiyonu yükselen mazolardandır. Mesela en büyük zevki, dudaklarını yalayan Necmettin Erbakan’ı seyretmektir. Yahut Tansu Çiller’in kürsü marifetlerini... Hem seyreder, hem sinirlenir... Yeteri kadar sinirlenmezse, hıncını benden çıkarır...
– Berrin, dedi geçen gün. Bu "elektriklenme" lafı nereden çıktı?
-
Genellikle podyum gülleri, bar şarkıcıları ve bunlarla gezen -parayı nereden kazandığı belli olmayan- sosyete zamparalarının diline doladığı yeni bir laf; bir laf değil, bir kavram; kavramdan da öte, bir hayat tarzı... Elektriklenme!
"Aramızda bir elektriklenme oldu!" diyordu kadın ekranda.
Bir kadınla bir erkek birbirlerinden şıppadanak hoşlanabilir. Bu hoşlanma fiziktir, kimyasaldır, entelektüeldir, cinseldir...
Ama bizimkiler "elektriklendi" mi, kapağı bir otele atıyorlar. "Kızıştık" desenize şuna...