08 Haziran 2001 Cuma


BİZE ULAŞIN



HABER İNDEKSİ



ARŞiV



YARDIM



KÜNYE



·  SON DAKİKA  
·  ANA SAYFA  
·  GÜNCEL  
·  SİYASET  
·  EKONOMİ  
·  YAZARLAR  
·  SPOR  
·  DÜNYA  
·  YAŞAM  
·  MAGAZİN  
·  SAĞLIK  
·  KADIN & MODA  
·  ASTROLOJİ  
·  OTOMOBİL  
·  ÇİZERLER  
·  BİLİM & TEKNİK  
·  TV'DE BUGÜN  
·  İŞ YAŞAMI  
·  OMBUDSMAN  
·  HAVA DURUMU  
·  CUMARTESİ  
·  PAZAR  
 
 




Rüzgar gibi geçmeyen...

     WASHINGTON

     Düne kadar, siyasi mesajlı Amerikan şarkılarının söz yazarı olarak tanınan, daha doğrusu, "country" müzik ile ilgili çevreler dışında, pek de tanınmayan biriydi Alice Randall.
     Onun, kıvır kıvır siyah saçlarını parmağına dolayarak büyük büyük laflar eden cıvıl cıvıl bir kadın olduğunu bilmezdik.
     Onu destekleyen dilekçeler imzalayacağımız, birkaç yıl önceki yeniden doğuşu sırasında hepimize sancılar veren "Rüzgar Gibi Geçti" filminin video kasetlerini kiralayıp Clark Gable’ın "klark" üzerine "klark" çekmesine bir kez daha katlanacağımız doğrusu aklımıza gelmezdi.
     Ama işte, ABD’de yaşayan ve okur-yazar geçinen kişiler olarak hiç kaçışımız yok; hayatımızda bir "Randall kişisi" var artık. Belki de "Randall olayı" demek gerek buna ya da "kavgası, davası" filan. Öyle ya, "fikir özgürlüğü" adına mücadele söz konusu.
     Son haberler lehimize: Temyiz Mahkemesi kararı bozdu. Randall’ın kaleminden çıkma "The Wind Done Gone" romanının, geçen ay durdurulan basımına yeşil ışık yakıldı. Adını, "Rüzgar Oldu Gitti" diye Türkçe’ye çevirebileceğimiz bu roman, yeni bir oldu bittiye kurban gitmezse, yakında kitapçılarda olacak. Ardından da "en çok satan kitaplar" listesine kurulursa şaşırmayın.
     Fena da olmaz hani. Gerçi romanın, sadece profesyonel eleştirmenler için yapılan ön baskısını okuyanlara göre, Randall’ın anlatısı, bu anlatının ana kaynağı olan 1936 doğumlu "Gone With The Wind / Rüzgar Gibi Geçti" ile kıyaslanacak gibi değil.
     Margareth Mitchell’ın İç Savaş Amerikası’nda, köleliğin devamından ve konfederasyondan yana Güney’in, birlik yanlısı ve kölelik karşıtı Kuzey’e karşı verip kaybettiği mücadeleyi, Güneyliler’in gözünden anlattığı bu ünlü romanla boy ölçüşmek de, doğrusu kolay değil.
     Siz, zamanı için "dev" bir görsel epik olan filmi ve elmas kesme gözlerinde mavi pırıltılar uçuşan Vivien Leigh’i de bir yana bırakın. Esas, Leigh’in canlandırdığı huysuz, kurnaz, öğrenen ama uslanmayan Scarlett O’Hara karakterinin, İkinci Dünya Savaşı’nı henüz yaşamamış bir Amerika’da, ateşi daha tam küllenmemiş İç Savaş’ın kavurduğu yabani bir gül misali, romanın sayfalarında yavaş yavaş açışını okuyun.
     Mitchell kalemi ile yıldızlaşmasa da, Scarlett’i, Amerikan folklorunun demirbaşlarından yapabilmesi, sadece Hollywood sayesinde olmasa gerek. Yine de bu başarı, Mitchell ile, daha doğrusu Mitchell’ın vârisleri ile Randall’ı karşı karşıya getiren davayı haklı çıkarmıyor.
     "Rüzgar Oldu Gitti" aleyhindeki iddia, fikri mülkiyet hakkını çiğneyip "Rüzgar Gibi Geçti" romanından aşırdığı yönünde. Kitabın baskısını durdurtan da mahkemenin bu iddiayı kabulüydü.
     Oysa yargıç durup düşünseydi, Randall’ın Mitchell’dan aşırmadığını, parmağını Scarlett’in gözüne sokaraktan basbayağı çalıp çırptığını anlayacaktı.
     Amacı, en iyi bilinen Amerikan hikayelerinden birini baş aşağı etmek, okurları şöyle bir sarsmak olunca başka ne yapsındı ki?
     "Rüzgar Oldu Gitti"de, "Rüzgar Gibi Geçti"den 15 karakteri, birçok sahneyi ve bazı diyalogları çalıp hikayeyi bambaşka bir gözle yeniden yazdı Randall. İşin asıl sırrı da, o bambaşka gözdeydi.
     1860’ların Georgia eyaletinde, Tara Plantasyonu’ndaki hayatı, bu kez plantasyonun sahipleri yerine, kölelerinin bakışından öğrenmek... Mitchell’ın anlatımında çoğu aptal olan, hiçbiri de köleliklerini sorgulamayan siyahların, aslında plantasyonu nasıl çekip çevirdiklerine, sahiplerini nasıl kurnazca idare ettiklerine tanık olmak... Scarlett’in Randall yaratısı bir köleden doğma melez kardeşinin ağzından, siyahlarla beyazların asla ilişkiye girmediği bir dünyaya çizgiyi çekmek ve meydanı siyah-beyaz aşklarına, eşcinsellere, Mitchell’ın asla kabul edemeyeceği beraberliklere açıvermek...
     Eh, bütün bunları "fikri mülkiyet" adına yasaklamak mı lazım? Yoksa adını doğru koyup yapılana "parodi" mi demek?
     Ben, ikincisinden yanayım. Hem "parodi" yapmak hak olmasa, James Joyce, "Odysseia" esinli "Ulysses"i, Michael Cunningham, Virginia Woolf’un "Mrs. Dalloway"inden ödünç "Saatler" romanını yazabilir miydi hiç? "İlyada" olmasa, Chaucer’ın, Shakespeare’in gözünden Truva Savaşı’nın karakterlerini tanıyabilir miydik bugün?
     



 PAZAR


DALLAS müze oldu
KİM NE OKUYOR?..
Karizmatik bir şehir
‘O düğün’ün ahçısı
Dört saatte altmış yıl yaşlandı
Haliç’te rakı keyfi
Türkbükü’ne yaz geldi
İtalyanlar’ın İstanbul çıkarması
Mevsimin son müzayedesi
Kanarya gibi şakrak ve sadık
Nâzım Hikmet anılıyor
Aspendos Opera ve Bale Festivali 8 yaşında
sanat REHBERİ
‘Fenerliler abarttı’
Ne gol var, ne de pozisyon
DVD / Selim BOY
Ailenizin şeysi ve onun şeysi
Piyanist kapıyı üç kere çalar
Nevşehir’de Kocabağ şarapları
Unutulmayacak bir armağan
Chelsea Çiçek Sergisi
Makedonya 2001
Tavuk
Acının, umutsuzluğun şiiri: "Kapan"
Rüzgar gibi geçmeyen...


 SAYFA BAŞI 





© 2001 Milliyet